Bilim & Felsefe

EVRİM SALT RASTLANTI DEĞİL Kİ…

Dr. Andrew Berry genç bir İngiliz bilimadamı. Oxford mezunu ve kendi tanımıyla bir “evrimsel genetikçi”. İstanbul’da verdiği bir konferansta yaptığı konuşma iki parça halinde Bilim ve Teknik dergisinde yayımlandı. Bu çalışmasında Berry, Darwin’in evrim kuramını geliştirdiği sırada genetik biliminin yeni ortaya atılmaya başlanan önerilerinden habersiz olmasına karşın, evrim için öngördüğü mekanizmaların genetik ve moleküler biyolojinin bulgularıyla olağanüstü uyum gösterdiğini ve kuramın bugün bile geçerliliğini koruduğunu savunuyordu. Berry’nin bu görüşleri, evrim sürecinin karşıtlarının itirazlarına hedef oldu. Bilim ve Teknik, bu itirazların yanıtlarını bizzat Dr. Berry’den istedi:

BTD- Evrim kuramına karşı çıkanların itirazları genellikle birkaç noktada toplanıyor. Bunların başında bazı organizmaların son derece karmaşık ve işlevsel yapıları bulunduğu ve böylesine mükemmel yapıların, rastlantılar zinciri sonunda oluşamayacağı ve dolayısıyla ancak bir özel tasarım ürünü olabileceği. Örnek olarak, kanadın uçuş için mükemmel bir yapıda olduğu ve bu nedenle bu ideal yapının her kuş türü için ayrı ayrı yaratılmış olması gerektiği söyleniyor.

Berry- Bu konuda iki genel yorumda bulunabilirim. Birincisi, yaratılışçılarca geliştirilen bir hipotezin kanıtlanması olanaklı değildir. Tanrının her kuş için ayrı, her yarasa için ayrı, her böcek için ayrı kanat yarattığının tersini kanıtlayamam. Tıpkı, tanrının kütleçekimin ivmesini 9,8 ms2 olarak belirlediğinin tersini kanıtlayamayacağım gibi. Ama burada önemli nokta, bir şeyin tersini kanıtlayamamamın, onu bilimsel bir kuram yapmayacağı. Siz böyle bir iddiada bulunabilirsiniz ve ben bunun tersini kanıtlayamam. Ama size, ortak ata düşüncesini destekleyen pek çok kanıt sunabilirim. Eğer kuş kanadı uçma eylemi için en mükemmel tasarımdır diyorlarsa, uçmak için evrimleşmiş diğer yöntemleri nasıl açıklayacağız? Örneğin, çok farklı bir tasarımı olan yarasa kanadını? Örneğin, -nur içinde yatsınlar- soyu tükenmiş uçan bir sürüngen olan ‘Pterodactyl’lerin gene farklı örgütlenmiş kanatlarını? Aslında ilginç olan, bunların hepsinin aynı Pterodactyl kolunun farklı çeşitleri olmasına karşın temel bazı farklılıklar kazanmış olmaları.

BTD- Yarasalar kanat geliştirmek için neden bir baskıyla karşılaşmış olsunlar?

Berry- Çünkü bu, böcek yakalamak için çok iyi bir yol. Genel olarak, biri meyveyle, öteki de böcekle beslenen iki yarasa alttakımı vardır. Ve eğer meyveler ağaçların tepelerinde bulunuyor ve etraşarında böcekler dolaşıyorsa uçuş eylemine yol açan evrimsel baskı anlaşılabilir oluyor. Uçmak için pek çok iyi neden var. Sorulması gereken şu: Uçabilmenin tek ve mükemmel bir yolu, mükemmel bir tasarımı varsa, neden bu işin çok farklı biçimlerde de yapılabildiğini görüyoruz? Bunu ancak şöyle açıklayabilirim: Eğer kuşlar, büyük olasılıkla dinozorlarla akraba bir takım sürüngenden evrimleştiyse ve yarasalar da böcek yiyorlarsa kirpilere (kuşlardan) daha yakındırlar. Başka bir deyişle, farklı hayvanlar için değişik noktalardan başlamak gerekiyor. Her seferinde değişik bir ortak ata söz konusu. Dolayısıyla işlerinizi biraz farklı biçimlerde yapıyorsunuz. Çünkü başlangıç malzemeniz farklı. Sözün kısası, verdikleri tek örneği, kanadı ele alacak olursak, tek ve mükemmel bir tasarımdan söz edemeyiz. K a n a t l a r k u ş k u s u z uçmak için son derece elverişli organlar ve tabii ki uçmak için de kanat gerekli. Evrimin uçuşa ulaştığı her noktada bir çeşit kanat görebiliyorsunuz.Ancak uçma o kadar farklı biçimlerde yapılabiliyor ki, bu çok sayıda farklı başlangıç noktalarını, bu da farklı ataları gösteriyor. Hepsi bu.

BTD- Homolojiye ya da kökendeşliğe karşı öne sürülen bir itiraz da, örneğin bir insan gözüyle ahtapot gözü arasındaki benzerlik.

Berry- Burada sözkonusu olan gene benzeştirici evrim. Bu benim derginizde yayımlanan makalemin birinci bölümüydü; moleküler düzeyde benzeştirici evrim. Doğal seçilimin süreçleri aynı yönde ilerletmesini bekleriz. Aynı koşullarda aynı sonuçlar görmeyi bekleriz. Eğer evrim süreci içinde örnek arayacak olursanız, en ünlü örnek keselikurttur. Plasentalı memelilerin dünyanın her yerine yayılmış olmasına karşın, keseliler Avustralya’da yalıtılmış olarak bulunurlar. Ama ister Avustralya’da olsun, ister başka tarafta, evrim, doğal seçilim, köpeğe benzer bir yırtıcının gelişmesine elverişli. Ve bir de bakıyorsunuz, bir keselimemeli (marsupial) gelişiyor. Bu gerçek bir keseli. Kesesi ve bağlı bulunduğu altsınıfa özgü herşeyi var. Bu özellikleriyle öteki memelilerden kolayca ayırabiliyorsunuz. Ancak doğal seçilimin ortak baskısı nedeniyle plasental kurtla benzeşiyorlar.

BTD- Gözler için de aynı şey mi söz konusu? Biri bir yumuşakça, öteki bir omurgalı gözü.

Berry- Evet ikisi de yapı olarak bazı benzerlikler gösteriyor. Ama bunları gözler konusunda biraz bilgi sahibi olan birine verseniz, bunların kime ait olduğunu size anında söyleyecektir. Ama burada da benzeştirmenin gücünü görüyoruz. Hatta birkaç küçük istisnanın olabildiği moleküler düzeyde bile görüyoruz ki, doğal seçilim süreci, birbirinden çok farklı örneklerde ortak bir sorun için aynı çözümü üretmiş. Benzeştirici evrim iyi bilinen bir süreçtir. O halde, evet, benzerliklerin birbirlerinden bağımsız evrimini açıklayabiliriz. Doğal seçilim sürecinde beklenen de budur.

BTD- Evrim kuramını eleştirenlerin söylediği şu: Eğer insan gözü rastlantısal gelişmelerle biçimlenmişse, nasıl olur da ahtapot gibi çok farklı bir cinsin gözü de aynı rastlantıların ürünü olabilir?

Berry- Bu, evrim karşıtlarının ortak argümanı. Rastlantısal mütasyon sözü kulaklarına çalındığı için evrimin rastlantısal bir süreç olduğunu iddia ediyorlar. Rastlantısal mütasyon, evrim sürecinde bir girdi. Ama evrim, doğal seçilim nedeniyle aslında son derece deterministik bir süreç. Diyelim saçma gibi dağılmış bir dizi mütasyon var. Ama bunlardan yalnızca belirli bir yönde giden saçmalar seçilimle avantajlı kılınıyor. Dolayııyla bu, rastlantısal bir süreç değil. Demek ki, ahtapot gözünde de omurgalı gözünde de, bu organın evrimini şu yöne ya da bu yöne taşıyacak mütasyonlar oluyor. Ama doğal seçilim gibi bir aracımız var ve her iki gözün de yapılarını, gördüğü alan derinliğini, odaklanma yeteneğini iyileştirme gibi ortak bir gereksinme var. Bir başka deyişle benzer baskılar var ve böyle olunca da ikisinde de aynı doğrultuda (iyileştirme yönünde) olan mütasyonlar seçiliyor.

BTD- William Higgs’i duymuşsunuzdur. Higgs, homolog organların farklı genlerce denetlendiğinin iyi bilinen bir gerçek olduğunu söylüyor. Buradan da, ortak atadan gelen benzer genlere dayandırılmış homoloji kavramının çöktüğü sonucuna varıyor.

Berry- Bu tümüyle yanlış. Gelişmenin, örneğin kol gelişiminin temelindeki moleküler süreçler hakkında yeni şeyler öğrendikçe, bunların oluşumuyla kuş kanadının oluşumunu yönlendiren birçok ortak gen olduğunu keşfederiz. işin en inanılmaz yönü, bir sirkesineğinin genetik yapı sıyla olan ortaklıklardan yola çıkarak, bu konuda binalar inşa edebiliyoruz. Homeotik genler örneğin; organizmanın temel coğrafyasını denetleyen genler. Sürprizlerden biri burada. Bu genlerle ilgili bilgiler homoloji çalışmalarında önemli yer tutuyor. Her şeye moleküler düzeyden baktığımızda birdenbire homolojinin aslında çok daha derin bir düzeyde gerçekleştiğini görüyoruz. Bu, gelişimin erken evrelerinde oldukça önemli bir süreç; kritik bir ilk adım niteliğinde. Yeni farklılaşmaya başlamış, döllenmiş bir yumurtanın bulunduğu aşamadan, milyarlarca hücreden oluşmuş gelişkinlik aşamasına gelmek kolay iş değil. iyi bir temele ihtiyaç var. Öyle görünüyor ki bizim bu anlamdaki temelimiz, bir sirkesineğinkine oldukça benzer. Bence gerçekten de ilginç.

BTD- Son gen sayımları, yaklaşık 30.000 genin varlığına işaret etmişti.

Berry- Bu sayı, sirkesineği için 14.000, Nematod’lardan (yuvarlaksolucanlardan) bir tür olan C. elegans için de 19.000. C. elegans ile insanı n bu açıdan karşılaştırılması, bizi çok ilginç bir sonuca götürüyor. C. elegans’ın hücre sayısı belli; yanlış hatırlamıyorsam 959. Beyni yok ama basit anlatımıyla bir sinir hücresi topluluğu olan “ganglion”a sahip. Sinir hücrelerinin sayısıysa 302. Bu Nematod, biçimsel olarak bir tüpten öte birşey değil. Bir uçta ağız, diğer uçtaysa anüsün yer aldığı bir tüp. Ve bu basit tüp yapılı canlı, biz insanların sahip olduğu genlerin sayısının üçte ikisi kadar gen taşıyor! Bunu inanılmaz buluyorum.

BTD- Biraz bakteri geni de almışız gibi görünüyor, değil mi?

Berry- Evet, ama yatay transfer süreci dediğimiz sürecin sonucu olarak. Ancak yaratılışçılar bunun, Darwin’in düşünmediği bir başka evrimsel değişim mekanizması olduğundan yola çıkarak Darwin’i değillemeye çalışıyorlarsa söyleyelim, bu öyle bir mekanizma değil. Bu, aslında mütasyonun kendine aracı ettiği yeni bir yöntem, o kadar. insan genomuna yeni bir DNA parçasının dahil edildiği süreç de mütasyon sürecine çok benzer. Olan biten şu: Bu DNA, doğal seçilimin yeğlediği yöne paralel değil, gelişigüzel bir yön seçer. Eğer üç yüzde bir olasılıkla şansı yaver gider de işe yarar bir işlev de görürse, doğal seçilim onu yakalar ve içerdiği dizilimin ortaya çıkışsıklığını artırmaya bakar; tıpkı rastlantısal mütasyonlarda olduğu gibi. Tahminen, yatay transferle insan genomuna katılmaya aday DNA’nın % 99’u doğal seçilimle eleniyor; çünkü bunlar ortalığı karıştırmaktan başka işe yaramıyor.

BTD- Yaratılışçıların, genetik olarak değişikliğe uğramış sirkesineklerinin neden yaşayamadıkları sorusuna ne cevap vereceksiniz?

Berry- Bu soruya cevap vermeme gerek bile yok. Eğer bir sirkesineği iseniz, antenlere gereksiniminiz var demektir. Genlerinizde gerçekleşen bir mütasyon, size antenlerinizi, çevrenizi algılamanı za hiç de yardımcı olmayan bir çift bacak formunda verirse sirkesineklerinin yüzkarası olacağınız kesin. Doğal seçilim de sizi doğal olarak dışlayacak bu durumda. Bu tür formları, doğal seçilim sürecini etkin şekilde ortadan kaldırdığınız laboratuvarlardan başka yerde görmemenizin nedeni de bu. Özetle bu tür mütasyonlar canlının zararına olan mütasyonlar. Bu örnektekine benzeyen, ama canlının işine yarayacak mütasyonların varlığı da sözkonusu olabilir. Böyle bir durumda canlı yaşayabilir. Ama bunlar çok sınırlı sayıda.

BTD- Ali Gören böylesine hassas, karmaşık ve koordinasyonlu işleyen bir mekanizmanın, yararlı rastlantısal mütasyonların ürünü olamayacağı yaklaşımını savunuyor.

Berry- “indirgenemez karmaşıklık” olarak adlandırılan bu yaklaşım, Darwin’in üzerinde uzun süre düşündüğü yaklaşımın tam olarak aynısı. Aralarındaki tek farksa Darwin’in kamçıdan haberdar olmayıp, yalnızca gözlerden haberdar olması. Darwin “Türlerin Oluşumu”nu yazdığı dönemde, böylesine mükemmel ve güzel tasarlanmı ş bir yapı olan gözün evrimi üzerine düşünerek, geceler boyunca uykusuz kalmıştı. içinde yer alan tüm yapıların tümünün birbiriyle etkileşimli olduğu göz, bu özelliği nedeniyle mükemmel bir bütündür. Bu nedenle bir gözün yalnızca onda birine sahip olmanız işe yaramaz. Hatta gözün beşte ikisine, yarısına ya da üçte ikisine sahip olmanız da yeterli olmaz. Bir gözün işlevini yerine getirebilmesi için, tamamının bir arada olması gerekir. Dolayısıyla böyle bir yapıyı tek adımda evrimleştirmezseniz, nasıl evrimleştirirsiniz? Bu da indirgenemez karmaşa yaklaşımındakinin aynısıdır. Darwin’den bu yana öğrendiklerimizle göz konusuna bulduğumuz yanıtsa, aslında “yarım göz”ün de, hatta bazı organizmalarda “onda bir göz”ün de olabileceği. Örneğin, beyaza duyarlı hücreler. Beyazın mutlaka bir biçime sahip olması gerekmiyor. Önemli olan, yüz yıl önce indirgenemez karmaşıklığa örnek olarak gösterilen bir şeyin, aslında “indirgenir” olduğunun anlaşılması. Dolayısıyla ben kamçı gibi bir yapının kimyasal süreçlerle açıklanamayacağı konusunda, Behe ile aynı kanıdayım. Ancak ara adımları anlamadığımız için, sürecin tümünün tanrısal olduğunu söylemek çılgınlık. Bundan yüzlerce yıl önce, göz için de aynı şeyleri söylüyorduk. Ama yapılan araştırmalar sonucunda bugün artık gözü tanıyoruz.

BTD- 3,5 milyar yılın, tek bir hücrenin göz ve kamçı gibi mükemmel yapıdaki organizmalara evrimleşmesi için yeterince uzun bir süre olmadığına katılıyor musunuz?

Berry- Diyelim ki ben Mars’tan geliyorum ve bu gezegenin geçirdiği evrim konusunda hiçbir şey bilmiyorum. Siz de bana bu doğal seçilim olarak adlandırılan süreci, proteinlerinizi üreten DNA adındaki kendini kopyalayabilen molekülleriniz olduğunu ve benzeri şeyleri anlatıyorsunuz. Sonra da bana 3,5 milyar yılda böylesine karmaşı k bir şeyin oluşup oluşamayacağını soruyorsunuz. Bu durumda evrimleşmenin hızı ve ne kadar kısa sürede gerçekleşebileceği konusunda hiçbir bilgim olmadığından, size vereceğim yanıt “hiçbir fikrim yok” olurdu. Ancak dediğim gibi bu ancak Mars’lı olsaydım vereceğim yanıt. Fakat insanoğlu olarak bu sürecin tam olarak işlediğinin kanıtlarını görebildiğimden, bu sorunuzun yanıtı hakkında da bir fikrim olabilir. Bu fikre iki yolla sahip olurum: Birincisi doğrudan fosil kayıtlarından yararlanarak, ikincisiyse bugün gördüğümüz modern organizmalar arasındaki ilişkilere bakarak. Bu ikisini birarada kullanarak bir aile ağacı oluşturabilir ve zaman içinde geriye giderek fosil kayıtlarına bakabilirim. Ama Mars’tan olsaydım, bu süre yeterince uzun değil diyebilirdim.

BTD- Makalenizde sözünü ettiğiniz Kambriyen canavarlar…

Berry- Evet onların da oldukça gelişkin gözleri vardı, ama büyük olasılıkla epey farklı bir setten gözlerdi bunlar. Çeşitli türlerde bağımsız olarak evrilmiş gözler vardı. Bütün bunlar 540 milyon yıl önceydi. Aslında şu da ilginç ve önemli bir soru olurdu. Bu Kambriyen patlamasını nasıl açıklayabiliriz. Birdenbire her şey her yerde ortaya çıkmaya başlıyor. Bu büyük bir yaratılış anı değil de ne? Hem de Büyük harf Y ile… Gene aynı şey. 540 milyon yıl önce ne olduğunu kimse tam olarak bilemez, ama iki faktörün rol oynamış olması muhtemel (ki bunları okulda öğretiyorum ve sanıyorum yayımladığınız makalemde de bahsetmiştim). Birincisi (sanırım) ilk kez bu sirkesineklerinde bahsettiğim homeotik mütasyonlardaki mekanizmanın devreye girmiş olması sözkonusu. Başka bir deyişle temel vücut planlarını ortaya çıkaran gelişim planlarında çok ufak değişimler olursa, sonuçta ürün olarak ortaya çok farklı vücut planları çıkar. Dolayısıyla bu sistem bir kere işlemeye başladığında çok farklı vücut planları oluşturma potansiyeline kavuşmuş oluyorsunuz. Bu birinci husus. Ötekine gelince, bakın o zamanlar, yani 540 milyon yıl önce ortada dolaşan yegane organizmalar, iki katmanlı hücrelerdi. Genel olarak dünya o zamanlar bir tekhücreliler dünyasıydı. Ve birdenbire bu karmaşı k şeyleri ortaya çıkartıyorsunuz. Ve dünya bomboş. Bu harika bir şey. Düşünün, evrimsel olarak hiçbir sınır olmaksızın gelişebilirsiniz. Önünüze büyük ekonomik fırsatlar serilmiş. Sonuçta şunu söyleyebiliriz 3,5 milyar yıl uzun bir süre. Bu süre içinde pek çok mütasyon gerçekleşebilir. istediğimiz herhangi bir şeyin bu süre içinde evrileceğine rahatlıkla inanıyorum. Burada ilginç bir dipnot vermekte de yarar var. Darwin, Türlerin Kökeni’ni ilk yayımladığında, bu Darwinizm’in ilk büyük krizi oldu. ingiliz fizikçi Lord Kelvin (William Thomson) iki parametreyi, sanırım Dünya’nın ve Güneş’in soğuma hızlarını esas alarak, yeryüzünde yaşamın ortaya çıkıp evrilmesi için birkaç yüzbin yıllık bir süre hesapladı. Bu sonuç, Darwin ve arkadaşlarını zamanı nda epey endişelendirdi. Ama gördük ki endişelenmelerine gerek yokmuş. Çünkü Lord Kelvin yanılmıştı. Radyoaktivitenin, kendini sürekli yenileyen bir enerji kaynağının varlığından habersizdi. Dolayısıyla yaşam için var olan zaman yüzbinlerce yıl değil, birkaç milyar yıldı. Ve birkaç milyar yıl içinde oldukça büyük evrim süreçleri gerçekleşir. Sonuç olarak, kamçıların nasıl geliştiğini bilmiyorum. Ama bunu şimdilik bilmemem, bunların evrimin değil, yaratılışın ürünü oldukları anlamına gelmez.

BTD- Deniyor ki, doğadaki 20 aminoasidin rastlantısal olarak bir araya gelip karmaşık organizmalar oluşturmaları olasılığı bir hayli düşük.

Berry- işte gene şu rastlantı meselesi. Evet gerçekten bu olasılık bir hayli düşük. Ama daha önce de dediğimiz gibi doğal seçilim mekanizması varsa ve bu mekanizma doğadaki tüm farklı yapı taşları arasından gerekli olanları seçiyorsa?..

Richard Dawkins bunu çarpıcı biçimde ortaya koyar. Bu düşük olasılık argümanı için aslında iyi düşünülmüş bir örnek verilir. Bu rastlantısal süreçler sonucu nasıl karmaşık, örgütlü bir yaşam yaratabilirsiniz? Ya da sıkça başvurulan bir örneği aktaracak olursak, bir hortum, hurda deposundaki parçaları rasgele bir araya getirip bir jumbo uçağına dönüştürebilir mi? Elbette dönüştüremez. Ama o hurda deposunda doğal seçilim faaliyetteyse ve farklı parçalar bir araya gelip küçük yapılar oluşturabiliyorlarsa ve bu parçalarla yapboz için 3,5 milyar yılınız varsa, belki de bu sürenin sonunda hurdalıktan jumbo jetinizle çıkabilirsiniz. Çünkü eğer bir işlev gören bir tekerlek yapabiliyorsanız, o yuvarlanıp bir yerlere gider, orada başka bir parça eklenir ve böylece sürüp gider. Sonuçta, rastlantıyla uçağı yapamazsınız, ama bu deterministik faktör devreye girdiğinde evet, neden olmasın?

07/02/2010 Posted by | Biyoloji ve Evrim, Felsefe | Yorum yapın

Evrim Yazarlarının Yazıları Nasıl Çarpıtılıyor?

Bu konu, evrim-yaratılışçılık tartışmalarında, batıda da yaratılışçı kesimin sürekli yaptığı bir sahtekarlık örneğidir.

Evrimi savunduğu bilinen bilim adamlarının ağzından ya söylemedikleri, ya da söyleyip farklı bir şey kasdettikleri, vs. fikirler alınıp, yaratılışçı kaynaklarda sanki bu kişiler evrime karşıymış gibi bir hava yaratılır ve evrime artık evrimci bilim adamlarının bile inanmadığı iddia edilir.

Bu konuyla ilgili pek çok bilim adamı, kendilerinden yanlış aktarımda bulunan ve sözlerini çarpıtan yaratılışçıları daha sonra açıkça kınadıkları beyanında bulunmuşlardır.

Sahtekarlığa gerek duyulması, savunulan fikrin doğrulanamıyacağının kanıtıdır.

Şimdi, bizim yerli yaratılışçılardan birkaç sahte ve çarpıtılmış alıntı örneği gösterelim.

***

Yaratılışçıların Cemal Yıldırım’dan yaptıkları ve normalde evrimi savunan bu kişinin bile evrime inanmadığına dair delil gösterdikleri bir alıntı:

Prof. Cemal Yıldırım (Yerli evrim savunucularından, felsefe profesörü):

‘Hiçbir bilim adamı (Darwinist ya da neo-Darwinist olsun) evrim kuramının ispat edildiği düşüncesini ileri süremez.40′

Şimdi alıntıyı yaptıkları kaynaktan, bu ifadenin devamına bakalım:

‘Ne var ki,evrim kuramının sağlam olgusal verilere dayandığı gerçeği de yansız ve nesnel düşünen hiçkimsenin gözünden kaçmayacak kadar açıktır.’

***

Yaratılışçıların Cemal Yıldırım’dan birbaşka alıntısı:

‘Doğrudur, evrim kuramı ispat edilememiştir.41′

Şimdi de bu cümlenin devamını yazıyorum.

‘Ama bilimde hiç bir kuramın ispatı verilmez, verilemez. İspat, mantık ve matematik çalışmalara özgü bir doğrulama türüdür. ‘

Ne sahtekarlık değil mi?

Kuran’da da ‘Namaz kılmayın’ der,
Başındaki ‘Sarhoşken’i atarsaniz.

***

Yine Cemal Yıldırım’dan yapılan bir alıntı daha:

‘Darwin’in evrim kuramı bugün geçerliliğini koruyorsa, bunun başlıca nedeni yerine geçecek daha doyurucu, alternatif bir kuramın yokluğundandır. Yetersiz de olsa Darwin’in kuramını, başka bir kuram ortaya çıkıncaya kadar korumak zorundayız.42′

Bu bölüm içinse 108. sayfayı göstermişler, ancak o sayfa veya yakınlarında böyle bir bölüm yok.

Bu alıntı, çarpıtılmasına rağmen, kitapta yer almış olsa bile, en azından kaynak belirtirken, okuyucuya saygı ve azami hassasiyet gösterilmeliydi.

***

Şimdi de Darwin’den yaptıkları bir alıntı:

‘Okur yapıtımın (Türlerin Kökeni) bu bölümüne varmadan önce bir yığın güçlükle karşılaşmış olacaktır. Bunların bazıları bugüne dek üzerlerinde belirli ölçüde duraksamadan düşünemediğim kadar çetindir.6′

Evet, alıntılanan bu söylem, şimdi devamını ben yazıyorum,

‘Ama bunların çoğu yalnızca görünüştedir ve gerçek olanlarsa teorim için yıkıcı değildir sanırım’

Anlam birden değişti.

***

Darwin’den başka bir alıntı:

‘Teoriye karşı haklı olarak yöneltilmiş itirazların ve teorinin karşılaştığı güçlüklerin ağırlığı altında yıllarca ve onların ağırlığından kuşkulanamayacak kadar çok ezildim.7′

Böyle yazmışlar ve kaynak olarak verdikleri sayfa 528 e gidiyoruz, o da ne, resmen cümleler birbirine işlerine geldiği gibi eklenmiş.
Tekrar kitaba bakıyoruz, evet Onur yayınlari, bahsedilen kitap bu.

Bir daha okuyoruz,

‘Teoriye karşı haklı olarak yöneltilmiş itirazların ve teorinin karşılaştığı güçlüklerin başlıcaları bunlardır, bunların yanıtlarını ve açıklamalarını elimden geldiği kadar kısaca özetledim. Ve bu güçlüklerin ağırlığı altında yıllarca ve onların ağırlığından kuşkulanmayacak kadar çok ezildim.’

İkisi arasında anlam yönünden oldukça fark var.

Evet, her sey açık, herkes kontrol edebilir.

***

Darwin’den birbaşka alıntı:

‘Bana kitabımı soruyorsun, sana söyleyebileceğim tek sey intihar etmeye hazır olduğum; kitabin çok makul bir şekilde kaleme alındığını düşünüyordum, fakat şimdi tekrar yazılması gerektiğini anladım.17′

Evet ,yukarıdaki yazıyı okudunuz.
Sizce bu hangi kitap?
Türlerin kökeni olduğu izlenimi veriliyor değil mi?
Kaynak da biraz muğlak bırakılmış.

Mektup Asa Gray’e yazılmış, yıl 1874, yani Türlerin kökeninden 15 yıl sonra,
Kitabın adı ‘Böcek Yiyen Bitkiler’.

Darwin bu mektupta bir kitabın yayına hazırlanmasının ne kadar zor olduğunu anlatıyor, yayıncılardan çektiklerini dile getiriyor, tekrar yazılacağını ve baskıya gitmesinin iki ayı bulacağını belirtiyor ve kitap yayınlama çalışmanın bir delilik olduğuna inanmaya başladığını söylüyor.

Yani, konunun Evrim le hiç bir ilgisi yok.
Yapılan resmen sahtekarlık !

***

Apendiks, insan bedeninde evrim sürecinde körelmekte olan bir organ kabul edilir. Yaratılışçılar, bunun böyle olmadığını, insan bedeninde işe yaramayan organ bulunmadığını ve sözde tıbbın ilerlemesiyle yeni kaynaklarda artık apendiksin fonksiyonlarından bahsedildiğini gösterebilmek için şöyle bir alıntı yapıyorlar:

Vücuttaki timus, karaciğer, dalak, appendiks, kemik iliği gibi başka organlar lenfatik sistemin parçalarıdır. Bunlar da vücudun enfeksiyonla mücadelesine yardım ederler. (The Merck Manual of Medical Information, Home edition, New Jersey: Merck & Co., Inc. The Merck Publishing Group, Rahway, 1997)’

Verdikleri “The Merck Manual of Medical Information” isimli kaynakta apendiks ilgili kısmı açıp bakıyoruz ve aynen şu ifade karşımıza .çıkıyor:

“The appendix MAY have some immune function, but it isn’t an essential organ.”

Yani,

“Apendiks’in BELKI bağışıklıkla ilgili bir miktar fonksiyonu olabilir, ama önemli bir organ değildir”.

Yani apendiks’in bağışıklık sistemiyle ilgili çok ufak bir işe yariyor olma İHTIMALİ var, ama bu bilgi kesin değil. Ayrıca, öyle olsa bile, hiç önemli olan veya bir işlevi olan bir organ değil.

Farzedelim Apendiks, bağışıklık sistemi ile ilgili, bu onun körelmis olma vasfını değistirmez, çünkü başka türlerde apendiks hala faaliyettedir ve selüloz sindiriminden sorumludur.

***

Aşağıda, yaratılışçıların bu tür ahlaksızlıklarının günışığına çıkarıldığı, Talkorigins’ten alınmış bir yazıdan bölümler aktarılmıştır.

Dikkat edin, bu kaynağın verdiği yalan yanlış alıntı örneklerinden biri Harun Yahya’ya ait. Zaten Harun Yahya adıyla yazılan şeyler yabancı yaratılışçılardan (büyük ölçüde ICR- Institute for Creation Research’ten) alıntı olduğu için, bu duruma şaşırmamak gerek. Çünkü zaten ahlaksızlığın kaynağında, yabancı yaratılışçı yayınlar var.

1) Robert Kofahl’in “Handy Dandy Evolution Refuter” ve Wallace Jonhson’un “Evolution?” eserlerinin ikisinde de şu alıntı yer alıyor:

“Hominid fosillerinden çok azı uzun süre sahnede kalabilmiştir (eğer kalabileni olduysa); ortalama vatandaşın her bulunan yeni fosili hava tahminlerinden daha gerçekci görmemesi şu anda artık affedilebilir. (John Reader, Whatever happened to Zinjanthropus?, New Scientist, March 26 1981, p.805)”

Alıntılardan anlaşılan, şu ana kadar bulunan çoğu hominid fosilinin zamanla geçersizliğinin anlaşıldığıdır. Halbuki alıntı yapılan yazıda yer alan bir önceki cümle şu idi:

“Australopithecus afarensis insanğlunun en eski atası olarak kamuoyuna sunulan en son fosildir. Şimdiye kadar bulunanların çoğu bu statüyü uzun süre koruyamamıştı.”

Yani cümlenin tamamı okunduğunda, yazarın anlatmaya çalıştığı şeyin bambaşka birşey olduğu ortaya çıkıyor. Yazar, insanoğlunun en eski atası olduğu savıyla ortaya çıkarılan fosillerin çoğunun bu statüde uzun süre kalmayı başaramadığını söylüyor, yoksa şimdiye kalan bulunan insanimsi fosillerinin sonradan geçersizliğinin anlaşıldığını değil. Hatta, yazı tam tersi, H. Erectus’un hala bir insan atası kabul edildiğini açık olarak dile getiriyor.

2) Paul Taylor, The Illustrated Origins Answer Book (Ed.4, 1992) kitabında şöyle şöylüyor:

“Şu anki deliller göstermektedir ki Australopithecus soyu tükenmiş bir maymun’dan başka birşey değildi. [205]“

“Lucy’nin anatomik yapısının analizi dik bile yürüyemeceğini göstermektedir” (205: William L. Jungers, “Lucy’s limbs: skeletal allometry and locomotion in Australopithecus afarensis,” Nature, Vol. 24 pp 676-678)

Halbuki, Jungers, Lucy’nin dik yürüyemeceğini bırakın söylemeyi, ima bile etmemiştir. Tam tersi, makalesinde şöyle demektedir:

“A. afarensis ‘in diz ekleminin ve kalça kemiği yapısının ayrıntılı analizi, iki ayak üzerinde yürüme adaptasyonunun çok güçlü göstergesidir”.

3) Doug LaPointe “Top Evidences Against the Theory of Evolution, #6″da Homo Erectus’tan şu şekilde bahsediyor:

“Aslında, Homo Erectus’un beyninin, Homo Sapiens’e ait beyin ortalamasına yaklaştığı söylenir. (F. Clark Howell, “Early Man”, p.42)”

Fakat Howel’in asıl söylediği şu:

“Kendi genus’una ait ilk insan olan Homo Erectus, kaburga bakımından modern insan gibi, fakat el ve beyin olarak ilkeldir, beyinsel kapasitesi, Homo Sapiens’in ancak aşaği sınırlarına kadar çıkar”

4) Yaratılışçı Jerry Bergman, Nebraska Adamı ile ilgili yazısında (The History of Hesperopithecus haroldcookii Hominoidea, Creation Science Research Quarterly, 30:27-34, 1993) aşağıdaki ifadeleri kullanıyor:

“Nebraska adamı büyük bir öneme sahipti, çünkü ilk kanıttı. Osborn’a göre batı bölgesinde 75 yıldır kesintisiz olarak yapılan araştırmalar sonucunda rastlanan ilk yüksek primat idi. Bu anthropoid maymun-adam, Amerika’da da bazı ilkel primatların yaşadığına kanıttı ve bazıları bu kanıta, Amerika kıtasında insanların geçmişinin, Avrupa ve Afrika’dakinden daha eski olabilecegi konusunda spekulasyonlarda bulundular. Hepimiz bu tür bir buluş için sabırsızlanıyorduk. (Blinderman, 1985, p.48).”

Fakat, Blinderman’in ilgili makalesinde (Blinderman 1985: The curious case of Nebraska man. Science 85, June:47-9) bu söylenenler kesinlikle yer almamaktadır. Blinderman’in dediği şudur:

“Nebraska adamının önemi büyüktü. Batı bölgesinde, ileri bir primat türü için 75 yıldır kesintisiz yürütülen araştırma sonucunda ortaya çıkmış ilk kanıttı… Hepimiz bu tür bir buluş için sabırsızlanıyorduk…”

Maymun-adam ve bu buluşun bağlayıcı bir “kanıt” olduğu yönündeki ifadeler Jerry Bergman veya onun kopyaladığı kaynak tarafından eklenmiştir. Aslında, Osborn, bulunan Nebraska adamı dişini hatalı bir şekilde primat dişi zannetmiş, fakat kesinlikle açık bir dille maymun-adam ve kesin kanıt iddialarında bulunmamıştır.

5) Don Patton’dan alıntı:

“[Adrienne] Zihlman pigme şempanzelerle “Lucy”yi kıyaslamış (Lucy adlı fosilin insanın ilk atalarından olduğu iddia edilmektedir) ve çarpıcı benzerlikler bulmuştur. Beden büyüklüğü, durus ve beyin büyüklüğü olarak neredeyse aynıydılar…” (Science News, Vol.123, Feb.5. 1983, p.89)

Patton, burada bir kez daha, tam alındığında kendi iddiasini zayıflatacak anlam bütünlüğünden yoksun bir alıntı yapmıştır. Tam cümle şöyledir:

“Beden büyüklüğü, duruş ve beyin büyüklüğü olarak neredeyse aynıydılar, diye not etmiştir [Adrienne], ve büyük farklar (kalca ve ayak) Lucy’nin iki ayak üzerinde yürüme adaptasyonunu temsil etmektedir.”

Not: Yazının orijinalinde, Patton’dan birkaç benzer çarpıtılmış alıntı örneği daha var ve de yazar bu konuda Patton ile baglantı kurup kendisini uyardığını belirtmiş. Patton ise, bunun üzerine alıntılarını, anlamın tamamını verecek şekilde değiştirmiş. Fakat yazar, Patton’un yaptığı bu değişikliği not olarak kendi web sayfasında duyurunca, Patton bundan rahatsız olmuş olacak ki, ahlaksızlığı ortaya çıkmasın diye, tekrar ifadeleri değiştirip, eski şekliyle yerleştirmiş ve uzun bir yazıyla eski ifadelerin uygun olduğunu belirtmiş.

6) Bir Türk İslami Yaratılışçılık Organizasyonunun takma adı olduğu düşünülen Harun Yahya, “The Evolution Deceit” kitabında şöyle yazıyor:

“Nihayet, 1994′te, Liverpool Üniversite’sinden bir grup, ayrıntılı bir araştırrma sonucu kesin bir sonuca ulaşmıştır. Nihayet, Australopithecines’lerin dört ayaklı olduğu sonucuna ulaştılar.” (4)

Verdikleri referans: Spoor, Wood and Zonneveld, Implications of early hominid labyrinthine morphology for evolution of human bipedal locomotion, Nature, 369:645-8 (1994). Yahya’nın ifadesi ise açık bir yalan. Spoor et al kendilerine ithaf edilen açıklamaları yapmadıkları gibi, aslında şöyle bir sonuca ulaşmışlardı:

“Bu gözlemler, postcranial fosil kayıtlarının ulaştığı, H. Erectus’un zorunlu bir iki ayakli, A. africanus ‘un ise ağaclara tırmanma ve bazı çevre koşullarında iki ayaklılık gösteren bir hareket yeteneğine sahip olduğunu gösteren çalışmaları desteklemektedir.”

Yazar, bu konuda şöyle bir not düşmüş: 22 Ocak 2002′de Harun Yahya’nın Webmaster’ınden aldığım e-mail’de bunun bilinçli bir yanlış aktarım değil bir yanlışlık olduğunu ifade ettiler. Ve bu tür yanlışların İngilizce’den Türkçe’ye, ve Türkçe’den ingilizceye çeviriler yapılırken meydana gelmiş olabileceğini belirttiler. Bu yanlışlığın sebebinin tercüme hataları olduğundan kesinlikle şüphe duyuyorum. Bence, yanlış aktarım, Harun Yahya’nın çevirisini yaptığı orjinal kaynakta bulunmaktadır.

***

Yukarıda özetle çevirmeye çalıştığımız bu yazıda bile pek çok başka örnekler bulunmaktadır ki internette eğer yeterli araştırma yapılırsa bu konuda yığınla başka örnek de bulunabilir. Batı’da, yaratılışçıların bu ahlaksızlıklarından bıkan ve onlarla mücadele etmeye karar veren bazı bilim adamları ve aydınlar, bu konularda pek çok bulgu ortaya çıkarmışlardır.

Kısacası yaratılışçılar, evrim ile ilgili pek çok gerçek dişi, ya da saptırılmış alıntılar yaparlar.

Hiçkimsenin, çok sayıda kitaba referans göstererek yapılan bu alıntıların tümünü tek tek kitap kitap, sayfa sayfa inceleyip, doğru olup olmadıklarını bulacak kadar zamanı olmadığından, bu sahtekarlıklar uzun süre ortalıkta kalabilmektedir.

Kendi ağızlarından saptırılmış alıntıların yapıldığına tanık olan pek çok evrimci bilim adamı, batıda, bu konuda yaratılışçıları kınayan açıklamalarda bulunmuşlardır.

Bu derece açık bir sahtekarlığın, üstüne düşüldüğünde ortaya çıkarılması da kolaydır elbette ama işin en zor anlaşılacak tarafı, yaratılışçıların niye böyle dürüst olmayan yöntemlere başvurduklarıdır.

07/02/2010 Posted by | Biyoloji ve Evrim, Felsefe | Yorum yapın

Purpose Of Purpose (Amacın Amacı) – Richard Dawkins

07/02/2010 Posted by | Biyoloji ve Evrim, Felsefe | Yorum yapın

Kaos ve Karmaşıklık

I. Bölüm

“Siz hiç küre şeklinde bulut, koni şeklinde dağ gördünüz mü?” Mandelbrot

Kaos mutluluktur, çünkü özgürlüktür. Önünüzde uzanan engin bir kırdır. Koruğun yeşilidir. Doğumdur, ciğeriniz patlayasıya havayla dolar, gerilir, acır, yüzünüz buruşur; sert bir refleks, haykırışı andıran bir sesle havayı boşaltır, hemen ardından bir kuvvetli soluk daha…

Kaos sevimlidir, komiktir. Güzeldir, okşamak, kucaklamak istersiniz. İlk günahtır. Kendini tanıyıvermedir. Meraktır, zihnin bir oraya bir buraya koşuşturup durduğu. Çelmelenmiş aklın kahkahasıdır.

Kaos bunaltıdır, çünkü özgürlüktür. Dağ soğuğu, kış beyazıdır. Doğup kalakalmadır, muhtaçlıktır, yoksunluk, zayıflıktır. Ana rahmini özletecek kadar pişmanlıktır. Hakikatsizliktir. Körün körle dövüşüdür. Keyfiyettir, başına buyrukluktur. Zorbanın, zalimin, haydudun, eşkıyanın, yol yordam bilmezliği, erdem tanımazlığıdır. Düzendir, düzer. Tornadonun, kasırganın, fırtınanın, depremin selin gazabıdır, kaçıp gitmek en iyisi. Burgaçtır, bir kara deliktir ne var ne yok içine çeken.

Kaos düzendedir, düzen kaosta. Çünkü her şey değişir.

Günlük dilde kaosu, dağınıklık, kargaşa, keşmekeş, başıbozukluk, düzensizlik, hercümerç, dağdağa sözcüklerine yakın bir mana vererek, olumsuzladığımız durumlar için kullanıyoruz. Sözcük Yunanca’dan geliyor (khaos), yarık, boşluk, uçurum, hudutsuzluk, ıssızlık, girdap manalarını taşıyor.

Günlük dilden geçmiş olmakla birlikte kaos terimi, denetlenemeyen, öngörülemeyen küçük değişikliklerin büyük sonuçlara yol açtığı veya büyük değişikliklerin bir şey olmamışçasına sönümlendiği bir dünyanın kapısını aralamaya cesaret eden bilimcilerin dilinde farklı bir anlam kazanır.

Kaos, hareketler, taşınmalar, doğumlarla … büyümeler, yıpranmalar, başkalaşmalarla … onarmalar, iyileşmeler, kırılmalar, yıkılışlar, patlamalar, heyelanlarla ilgilidir. Oluş, bozuluş ve evrilişin, kısacası dinamik sistemlerin kuramlaştırılmasıyla ilgilidir.

Her şey değişir

Süreklilik ve farklılık değişmenin iki kipidir. Önünüzdeki masayı iterseniz, yerinden kıpırdamak istemez gibi direnir. Otobüsün frenine basıldığı zaman, durmasından hoşlanmamış gibi ileri doğru kaykılırsınız. Kurumlar, toplumlar değişmeye direnir. Kritik edilmeyi sevmeyiz. Bir insanın gönlüne girmenin en kestirme yolu onu onaylamaktır, hatta daha iyisi övmektir. Ama buna rağmen “Her şey değişir”. Kimse değişmeyen bir şeyle tanışmamıştır. Çekene karşı hep iten, itene karşı hep çeken vardır. Yaşam hep dengeden uzak koşullarda oluşur. Kaos düşüncesinin en temel kavramı değişmedir.

Değişme hep bir farklılaşma, olmayan bir şeyin meydana gelmesi olduğu için eski düzenin rahatını kaçırır. Değişmeyi kavramak isteriz. Nasıl değişecek, nereye doğru değişecek, ne çıkacak? Aslında bir bakımdan geleceği bilmek istemek demektir bu.

Kötü de olsa geleceği bilmek isteriz. En azından önlem almak için. Bilim amacını başından beri, olanı anlamak ve açıklamak, olacağı öngörmek ve denetlemek olarak koymuştur. Ay dünyanın çevresinde bir ayda döner, dünya güneşin çevresinde bir yılda döner, Jüpiter güneşin çevresinde 11 826 yılda bir döner. Halley kuyruklu yıldızı 2061 yılında dünyanın yakınından geçecek. Formülleri var, siz de hesaplayabilirsiniz. Günlük yaşamda da öngörebiliyoruz. Güneş doğacak diyoruz doğuyor. Kalemi bıraksam düşer diyorum, düşüyor.

Fakat yaşam, ne elimizdeki formüllerle tamlıkla ifade edilebilecek kadar yalındır ne de formüllerin hesaplanmaları ve uygulanmaları kolaydır. O zaman sadeleştirme, basitleştirme, eğri büğrülükleri doğrusallaştırma yoluna gideriz. Hava ısındıkça daha çok terleyeceğimizi, doların değeri yükseldikçe lirayla daha az şey satın alacağımızı, davula hafif vurursak düşük, sert vurursak şiddetli ses çıkaracağını söyleriz. Ve beklentilerimiz şu ya da bu ölçüde tatmin edici gerçekleştikçe sorgulamayı bırakır, sonunda başlangıç noktamızı unuturuz. Her şeyin aynen süreceğini eskiden de öyle olduğunu düşünme, bize bir anlam ifade etmeyenden, değişik gelenden veya denetleyemeyeceğimizden uzaklaşma eğilimindeyizdir. Bilimciler de doğrusal formülasyonlara indirgeyemedikleri hemen her problemden kaça gelmişlerdir. Matematik, ünlü kesinliğini, doğrusallık ve toplanabilirlik varsayımından alır.

Kaos, sürekli sadeleştirmeler, basitleştirmeler, yuvarlamalar, yaklaştırmalar, yerelleştirmeler, yalıtmalar, doğrusallaştırmalar ve genelleştirmeler sonucunda yaşamın unutulmuş karmaşıklığıyla ilgilidir. Sürekli olan, var olan, dengede olan, burada, hazırda, şimdi olan üzerinde düşünmeye alışmışızdır. Kaos teorisi, farklılaşmayı, olmakta olanı, geleceği öngörülemez olanı, dengesizliği gündeme getirerek sürekliliğe ve farklılığa değişik bir bakış getirmektedir.

En kısa mesafe eğridir

Bir pazar sabahının alaca karanlığında bisikletinizle iniş çıkışsız, çukursuz tümseksiz, boş ve uzun bir caddede ilerliyorsunuz. Hava çok güzel. Bedeninizin bu iki tekerlekli makineyle bütünleştiğini hissediyorsunuz. Hızınızla, pedala uyguladığınız kuvvet arasında sistemli bir ilişki olduğunu fark ediyorsunuz. Küçücük bir kuvvet küçücük, büyük bir kuvvet büyük bir hız artışı sağlıyor. Bacaklarınızın pedala uyguladığı kuvvetin sistemin girdisi, hızınızın ise çıktısı olduğunu anlıyorsunuz. Hızınız, uyguladığınız kuvvetle sabit orantılı değişiyor.

Hız ve kuvvet arasında doğrusal bir ilişki var demektir bu. Doğrusal sistemlerin ilk özeliği şudur: Küçük nedenlerin etkisi küçük, büyük nedenlerin etkisi büyük olur. Bisikletinizin yedek bir elektrik motoru bulunsaydı durum yine buna benzeyecekti. Motorun uygulayacağı çevirme kuvveti ile bisikletin hızı sabit orantılı olacaktı. Hem motoru çalıştırıp hem de pedal çevirerek ulaştığınız hız, bunların bir başına etkinken kazındıracağı hızların toplamına eşit olacaktı. Bu da doğrusallığın diğer koşulu. Doğrusal sistemlerde, bütün, öğelerin toplamına eşittir; ne fazla ne eksiktir. Son damla bardağı asla taşırmaz ha bire dolar durur, veya bardağı boşaltan son damla da yoktur, sürekli boşalır durur. Bu yüzden doğrusal bir sistem kararlıdır, öngörülebilirdir, kesindir ve dolayısıyla, kaosa yer vermez.

Şekil 1. Doğrusal sistem

şte dünyada olup biteni formülleştirmek için bilimde ve günlük yaşamda benzer yalıtmalar yapıyoruz. Yaşamı doğrusallaştırıyoruz, daha doğrusu doğrusal modeller kuruyoruz. Dünya küreseldir ama binaların temellerini düzlem varsayımıyla atarız. İki nokta arasındaki en kısa mesafe eğridir ama doğru muamelesi yaparız. Nevton’un kurucusu olduğu 300 yıllık geleneksel bilim bu tür basitleştirmeler üzerine oturur.

Aslında bisikletle kurduğunuz sistemin doğrusal olmadığını başından beri bilirsiniz. Çevre etkiler; rüzgar kah göğsünüze doğru eser engeller, kah arkanızdan eser destekler. Ne kadar düz olursa olsun, cadde pürüzsüz değildir. Bisikletin lastik kıvrımlarına sıkışan taş parçaları kavrama kapasitesini düşürür. Pedalı çevirme hızınızı arttırdıkça ivmelenebilirsiniz. Isınma bilyelerdeki sürtünmeyi arttırır dolayısıyla hızlanma yeteneği zayıflar. Hem siz yorulursunuz hem bisiklet. Bir süre sonra takatsiz kalır aynı kuvveti aynı sıklıkta uygulayamaz hale gelirsiniz.

Soyutlaması ne kadar güç olursa olsun, doğrusal modeller idealleştirmelerdir. Doğrusal dünya sadece bizim kendi kurduğumuz iki boyutlu bir dünyadır; hakiki dünya içerisinde yaklaşıklıktır. Zaten yaşamda doğrusallık olmadığı için kaos vardır. Ama geleneksel bilim anlayışı, kurduğu doğrusal modellerin yaşama uymazlığını, ihmal edilebilir “hata,” “gürültü” veya “sapma” olarak kabul eder. Bu da her doğrusal kuram, şu ya da bu düzeyde yanlıştır demek oluyor. İşte bu yüzden, geleneksel bilim, yanlışlanabilirliğe görece duyarsızdır ve sürekli bir doğrulama takıntısı içindedir.

Sağda mikro kristal: Bir mermer kesiti. Kristal, canlı yapılardan farklı olarak dengeli bir yapıdır. Canlılık hep kıyıda, dengeden uzaktadır. Biz yemez içmezsek birkaç gün içerisinde ölürüz, o dış etkenler zorlamadıkça sonsuzca bulunduğu hali korur. Solda mega kristal: İkiz kuleleriyle Manhattan’dan bir görünüm. Düzenin, dengenin, hesapçı aklın, kendini denetlemenin, hükmetmenin ebediyete kadar süreceğini simgeleyen modern kentin kristal yapısı!

Peki kaos, yaşamda nasıl ve nerede meydana gelir?

Bir orman köylüsü olduğunuzu düşünün. Yaşlanmış ağaçları kesiyor, uygun boyutlarda doğruyor, sonra kütükleri taşıyarak belli bir yere yığıyorsunuz. Diyelim bir kişi saatte 2 kütük taşıyabiliyor; iki kişi ayrı ayrı 4 kütük taşır. Ama iki arkadaş kütüğün iki ucundan yüklenirseniz, diyelim saatte 5 kütük taşıyabiliyorsunuz. Yani, iki kişinin bireysel hızlarının toplamı, elbirliği yaptıklarında, birleşik hızlarından küçük olur. Diyelim üç kişi taşırsanız birleşik hızınız daha da büyüyebilir ama belli bir tepe değerden sonra, her yeni katılan kişi birleşik hızı düşürmeye başlar. Yani bu süreçte doğrusallık yoktur ve bireysel taşıma hızlarının toplamı, çoğunca birleşik taşıma hızına eşit değildir. Doğrusal olmayan sistemlerin birinci özelliği, girdilerin toplamının çıktıya eşit olmamasıdır. Bu da bireylerin davranışını anlamak için bütünü ele almak zorundasınız demek oluyor, çünkü iki artı iki dört etmiyor. Bireylere, tek başlarınayken onlarda olmayan bir nitelik kazandırır bütün. Sadece doğrusal sistemlerde parçalar, hem kendi başlarınayken hem bir aradayken aynı davranışları gösterir.

Diyelim küçük bir sakatlanma geçirdiniz. İki kişi birlikte taşıyorsanız, durumunuzu gören arkadaşınız biraz fazla yüklenerek sizin eksiğinizi kapatabilir. Ama şu da olabilir; arkadaşınız fazla yüklendiği için zamanla o da sakatlanabilir ve ikiniz birden taşıyamaz hale gelebilirsiniz. Girdideki değişme büyüklüğü, çıktıya aynı oranda yansımaz. Bu da doğrusal olmayan sistemlerin ikinci özelliğidir; küçük değişmeler devasa etkiler yaratabilir. Küçücük bir sarsıntı, sistemin davranışını kaosa sürükleyebilir.

Özetlersek, doğrusal sistemlerde bütün parçaların toplamına eşitken, doğrusal olmayan sistemlerde eşit değildir. Doğrusal sistemlerde küçük değişmeler küçük, büyük değişmeler büyük etkiler yaratırken, doğrusal olmayan sistemlerde küçük değişmeler büyük, büyük değişmeler küçük etkiler yaratabilir. Bu yüzden kaos sadece doğrusal olmayan sistemlerde meydana gelir. Doğrusal bir sistemin geometrik imgesi doğrudur, doğrusal olmayan bir sistemin geometrik imgesi ise eğridir. Ama her eğri doğrusal olmayan bir ilişkiyi temsil etmez. Doğrusal ilişkiler mutlak kararlıdır, tek yörünge izlerler; doğrusal olmayan ilişkiler ise kararsızlaşabilirler ve birden fazla yörünge izleyebilirler. Ancak hiç bir müdahaleye uğramayan ideal bir cismin hareketi, doğrusal bir yörünge çizebilir. Oysa doğrusal olmayan bir sistem en az iki öğenin etkileşiminin ürünüdür.

Geribesleme

Doğrusal olmayan sistemlerdeki bu kararsızlık, başlangıç koşullarına yüksek duyarlılık nereden kaynaklanıyor? Küçük nedenler nasıl olup da dramatik etkilerde bulunabiliyor?

Bu soruyu yanıtlamak için doğrusal olmayan sistemlere biraz yakından bakalım. Ne zaman bir öğenin davranışının sonuca etkisi, bu sonucun bilgisini kullanan başka bir öğenin davranışı tarafından belirleniyorsa orada doğrusallık bozulur. Doğrusal olmayan bir sistemde, öğeler, birbirlerinin davranışlarının ne sonuç vereceğini öngörür ve buna bağlı olarak birbirleri üzerinde pekiştirici, ivmelendirici, zayıflatıcı, susturucu veya geciktirici müdahalelerde bulunurlar. Bu müdahaleler, çoğunlukla geribesleme döngüleri yoluyla gerçekleşir. Saf bir doğrusal sistem hiçbir geribesleme içermez. Aslında bu yüzden dünyanın geometrisi doğru değildir; kırıklı, sivrili, çatlaklı, engebeli, zikzaklı, kesikli, parçalı, çatallı, dallı budaklı, girintili çıkıntılı, eğri büğrüdür.

user posted image

Şekil 2: Geribesleme şeması.

Geribesleme, gönderdiğinizin size bilgi yüküyle geri gelmesi diye ifade edilebilir. Üstünüzü başınızı düzeltmek için aynaya bakarken aynanın yaptığı, sizden aldığı görüntüyü size geri göndermektir. Bu sayede, olduğunuz halinizi olmak istediğinizle karşılaştırır gerekli düzeltmeyi yaparsınız. Yolda görünce size verdiğim selamla, sizi tanıdığımı, saydığımı bildiririm. Ama aynı zamanda örtük bir sorudur bu. Sizin karşı selamınız da bana, tarafınızca tanındığımı ve sayıldığımı bildiren bir geribeslemedir. Aldığım selamla, eylemli olmasa da ilişkimizin sürdüğünü, gerektiğinde size başvurabileceğimi öğrenmiş olurum.

Geribesleme terimi, enformasyonun alandan verene aktığı tam bir dairesel döngüye tekabül eder. İki tür geribesleme var; biri sapmayı kuvvetlendiren pekiştirici geribesleme, öteki istikrarı sağlayan dengeleyici geribesleme. Bisiklet kullanmayı öğrendiğiniz günleri, küçücük bir sapmanın nasıl kuvvetlendiğini, olanca gayretinize rağmen nasıl devriliverdiğinizi anımsayın. Ustalaştıkça beyniniz bu sarsılmaları, dengeden sapmaları izlemeyi, aldığı geri bildirimi çabucak hesaplamayı ve motor hücrelerinize yerinde komutlar vermeyi öğrendi. Devrilmeden sürebilmeniz, dengeleyici geribesleme döngülerinin hızlı çevrimi sayesinde olanaklı oldu.

İstikrar

Kertenkele soğuk kanlı bir hayvandır, beden ısısı düştüğünde, güneşin altına gider; yükseldiğinde gölgeye geri döner. Gidiş gelişlerle beden sıcaklığını uygun derecede tutmaya çalışır. Kertenkelenin bu davranış örüntüsü, ihtiyacı olan sıcaklık değerlerindeki sapmayı olumsuzlayan bir geribesleme döngüsüdür. Bu yüzden bu tür geribeslemeye, sönümleyici, dengeleyici veya olumsuzlayıcı geribesleme deniliyor.

user posted image

Maurits Cornelis Escher’in (1898-1972) Sürüngeler adlı çalışması (1943). Sürüngenler, altıgenler içerisine yerleştirilmiş iki boyutlu mozaik içerisinden üç boyutlu olarak sıyrılıp, yeniden iki boyutluya dönüyorlar. Sıcak ve soğuk arasındaki döngü burada iki boyutlu ve üç boyutlu arasındaki döngü olarak beliriyor.

Her yerde görebileceğiniz bir termostat veya ısı denetleci de basit bir dengeleyici geribesleme düzeneğidir. Sistemin girdisi ortam sıcaklığıdır. Termostatın karşılaştıracı, algılayıcıdan aldığı ortam sıcaklığını, referans değeri olarak ayarlanmış istenen oda sıcaklığıyla karşılaştırır. Referans değeriyle girdi arasında ayırt edilebilir bir fark yoksa sistemin çıktısı o haliyle korunur. Tersine, bu iki değer arasında bir uyarsızlık varsa, sistem başvuru değerinden sapmayı gidermek üzere ısıtıcıyı işletir. Isıtıcı da ortamı ısıtmaya başlar. Bu geribesleme döngüsünün sürekli çevrilmesiyle, aktüel sıcaklık giderek istenen sıcaklığa yakınsar ve küçük salınımlarla bu değer çevresinde tutulur.

Geleneksel ekonomi, fiyatların hep arz ve talebin eşitlendiği noktada kararlı hale geleceği ileri sürer. Buna göre, bir metanın ilk arz edildiğindeki birim başına getirisi, arz talep eşitliği kurulana dek sürekli azalır. Arz talep eşitliğinde oluşan fiyattan her sapma, buna zıt, denk bir tepkiyle karşılanır. Dengeleyici geribesleme döngüsüdür bu. Aynı üretim koşullarında, bir metanın fiyatı yükselirse, o metaya olan talep düşer ve yeni üretim teknikleri araştırılır, fiyat düşerse talep artar ve eski teknolojiler atılır. Veya talep düşer satışlar azalırsa firma üretimi yavaşlatmakla, eski teknolojileri atmakla fiyatı yukarı çekerler, tersine talep yükselir satışlar artarsa firmalar üretimi arttırmakla, yeni teknolojiler kullanmakla fiyatı düşürürler. Böylece sonunda denge noktasında bir fiyat oluşur. Eğer bu fiyat belli bir kar oranını sağlayamıyorsa, o zaman sermaye başka bir üretim alanına yönelir. Göreneksel teoriye göre, arz ve talebin dengelendiği noktada oluşan bu fiyat, kaynakların en iyi kullanıldığı ve tahsis edildiği düzeye tekabül eder. Aynı işlevi gören iki metadan hangisinin pazar payını yükselteceği, kalite farklılıklarına bağlıdır ve kazanan her yerde ve her zaman en iyi olandır. Eğer yetenekliyseniz, çalışkansanız ve eğitimliyseniz, önünüzde hemen hiçbir engel yoktur. Göreneksel ekonomi sadece mükemmelleri ve bu mükemmeller arasındaki rekabeti tanır. Ama yanısıra sizin gibiler veya size yakın kimseler hep bulunacağından, asla tek başına tam bir hakimiyet kuramazsınız. Bu da, göreneksel ekonomiye göre, piyasa ilişkileri özgürlük ve demokrasi demektir.

Dengeleyici geribeslemede, ortamdaki başvuru değerinden bütün sapmalar, uyarsızlıklar, denk ve zıt bir değişme yaratılarak bu değere doğru çekilir. Girdideki her eksi, çıktıdaki artıyla karşılanır. Dengeleyici geribesleme döngüsü, bir amaç, hedef doğrultusunda sistemdeki statükoyu koruyup, değişmeyi olumsuzladığı için kaos düşmanıdır. O bir, dizginleme, tek tipleştirme, evrenselleştirme kendini doğrulama, kararlılık, istikrar, durgunluk, seçme, toparlama, bütünleme, mükemmelleştirme, düzen kurma ve düzeni koruma mekanizmasıdır. Hesapçı aklı temsil eder. Sistemin örgütleyici ilkesidir. Alışkanlıklar, ahlak yargıları, dinsel ve hukuksal kurallar, güç ve para hep geribesleme döngüsünün başvuru değerleri olarak işlev görürler.

İdeal bir dengeleyici geribesleme, değişmeyi mutlak engelleyeceği için zamanı durdurur. Bu yüzden olup bitenin hep süreceğini düşünmeye eğilimliyiz. Ama her durgunluk, kararlılık, istikrar veya düzen görece öyledir. Dengeleyici geribeslemenin bulunmadığı yerde istikrar da kesinlikle yoktur. Belirlenmişlik bulunmadığı için seçim de yoktur. Ama ancak kaos varsa dengeleyici geribesleme vardır ve kaos onun içinden çıkar.

Sapma

George Bénard Shaw, bir yerde şöyle söylüyor: “Akıllı kişi kendini dünyaya uyarlar; akıllı olmayan ise dünyayı kendine uyarlamakta direnir. Dolayısıyla bütün gelişme akıllı olmayana bağlıdır.” Evrim sapmalar sayesinde olanaklıdır. Elbette, sapmaların serpilme ortamının bulunması şartıyla. İşte bunu sağlayan, pekiştirici geribeslemedir. Pekiştirici geribesleme, minik sapmaları veya hataları her çevrimde daha da büyülterek pekiştirir. Sapmaları olumladığı için buna aynı zamanda olumlayıcı geribesleme deniliyor.

Mikrofonu hoparlöre yaklaştırdığınız zaman, küçük bir tıkırtının birden yükselen bir uğultuya dönüştüğüne tanık olmuşsunuzdur. O küçücük tıkırtı mikrofon diyaframını titreştir. Mikrofon ürettiği elektrik sinyalini yükseltgeçe gönderir. Hoparlör yükseltgecin yükselttiği sinyali ses olarak dışarı verir. Mikrofon bunu yeniden elektrik sinyaline dönüştürür. Böylece kendi kendini besleyen bir döngü oluşur, ses giderek alabildiğine yükselir.

Dengeleyici geribeslemenin denetiminden kurtulmuş minik ve çoğu kez tesadüfi bir değişme, bir kez başlayınca, kendini kuvvetlendirerek büyür. Sapma veya kararsızlık, daha fazla sapmaya, kararsızlığa veya yeni bir oluşuma meydan verecek şekilde, artar, gelişir veya pekişir.

Pekiştirici geribeslemeyi anlatan pek çok deyişimiz var. “İştah yedikçe gelir,” “Rüzgar eken fırtına biçer,” “Şiddet şiddeti doğurur,” bunlardan bazısı. Bir de “Para parayı çeker” deriz. Benden biraz daha fazla paranız varsa, ileride bana göre daha fazla para kazanma şansınız var demektir. Daha çok satın alabilir, bununla daha çok üretebilir ve daha çok satabilirsiniz. Sermaye birikiminiz, kar topunun yuvarlandıkça irileşmesi gibi giderek büyüyebilir. İkimiz birbirimizden öyle uzaklaşabiliriz ki, sonunda karşı yakaların insanları olabiliriz.

Değişme hep değişmek istemeyene karşı olduğundan, her zaman kararsızlaşmaya, istikrasızlaşmaya tekabül eder. Bu yüzden sapmaları pekiştiren geribesleme sürecinin önünde hep birden çok alternatif vardır. Aynı minik sapma çok çeşitli mecralara girebilir. Başlangıç koşullarına bu duyarlılık yüzünden süreç tersinmezdir. Ama süreç başlar başlamaz bir yörüngede kilitlenir ve ortaya çıkacak yeni oluşum tamamen izlenen bu yörüngeye bağlıdır.

Pek çok büyük lider, büyük bilimci, büyük işletmeci, hatta büyük kentler, büyük imparatorluklar, bu büyüklüklerini, kendilerine özgü davranışlarına veya doğalarına değil, böyle bir pekiştirici geribesleme döngüsüne borçludurlar. “Doğru zamanda, doğru yerde bulunmak” çoğu kez, bu büyüklerin bilerek yaptığı bir şey değildir. Onları son halleriyle anlamaya çalıştığımızda, katı bir determinizm Arama eğilimi gösteririz, başarılarını büyük bir isabetle ortama uygun davranabilme yetilerine yorarız. Oysa, diğerlerine göre daha erken uğradıkları fark edilemeyecek kadar küçük sarsıntı veya ani değişikliğin tetiklediği zincirleme değişmelerin ürünüdürler ve ortama uymaktan ziyade yeni bir ortam yaratmışlardır. Tarihçi E. J, Hobsbawn’a göre İngiltere, tekstil sanayisini kuran ilk ülke olduğu için dünya pazarına hükmedebildi. İngiliz sanayi devrimi, diğerler ülkelerin gelişmesi pahasına kuvvetlendi ve böylece bir dünya imparatorluğuna dönüştü. Japon mucizesi veya bilgisayar sanayisinin devi Microsoft firması benzer bir sürecin örneğidir.

Kaos ancak olumlu pekiştirici geribeslemeyle olanaklıdır ama hep daha geniş bir dengeleyici geribesleme sistemini iterek meydana gelir ve hep bir başka dengeleyici geribesleme sistemince çekilir. Değişme, dolayısıyla zaman, pekiştirici geribeslemeyle olanaklıdır. Pekiştirici geribesleme bir değiştirme, çeşitleme, dağıtma, düzensizleştirme, farklılaştırma, ıraksatma, bireyselleştirme, sivriltme, yenilik, istikrarsızlık, mutasyon mekanizmasıdır. Yaratıcı aklı temsil eder. Kendi kendini beslemek yoluyla bulunduğu statükoyu bozup ondan sürekli uzaklaşan, sistemi kararsızlaştıran, sapmaları büyüten pekiştirici geribesleme olmasaydı, değişme ancak dış kuvvetlere bağlı kalırdı. Dolayısıyla, ne büyüme, ne evrim ne de kaos olmazdı.

II. Bölüm

Lojistik Harita

Dengeleyici geribeslemenin hedef güder bir davranış üretip her şeyi amacına uydurmaya çalışırken, pekiştirici geribesleme üssel bir büyüme (veya küçülme) sergileyip belli bir başlangıç noktasında her yörüngeye girebiliyor. Dengeleyici geribesleme bir ve aynı noktaya çeker gibi, pekiştirici geribesleme ise bir ve aynı noktadan iter gibi davranmaktadır. İşte bu itici ve çekici döngüler birbirleriyle etkileşerek doğrusal olmayan bir davranış üretmektedir.

user posted image

Şekil 3: İtici ve çekici olarak geribesleme döngüleri. Pekiştirici geribesleme asla bulunduğunuz konumda kalmanıza izin vermez, hemen iter. Dengeleyici geribesleme ise, sizi asla bırakmaz, hep bulunduğunuz noktaya çeker. İkisi de doğrusaldır.

Çalışma alanımız ekoloji olsun. Canlı nüfusunun nasıl değişim gösterdiğini anlamaya çalışıyoruz. İnceleme konumuz ise tavşanlar. Soru şu: Tavşanlar nasıl çoğalır? Aslında bu sorunun yanıtını matematiğin diliyle de verilebilirdi. Nitekim kaos teorisinin matematiğin içerisinden doğduğu söylenebilir. Ama Einstein’in dediği gibi, “Fizik kitapları karmaşık matematiksel formüllerle doludur ama bütün fizik teorileri formüllerden değil, düşünüş ve düşüncelerden doğar.”

İlk yanıt: İç ve dış göçün yaşanmadığı, yırtıcı tehdidi altına bulunmayan, sürekli üremenin mümkün olduğu, yeterince bol yiyecek kaynağına ve yayılma alanına sahip bir cennette, tavşanlar katlana katlana çoğalacaktır. Çoğalma oranı (ç), doğum oranıyla ölüm oranının farkına eşittir. Bu durumda, her yıl saydığımız tavşan nüfusunun artışı, çoğalma oranının (ç) önceki yılın nüfusu (Nö) ile çarpımına eşit olacaktır. Dolayısıyla, her yeni yılda nüfusu (Ny) şu denkleme göre hesaplayabiliriz:

Bu yılıdaki nüfus = Önceki yıldaki nüfus + (doğum oranı-ölüm oranı) x Önceki yıldaki nüfus; Ny = Nö + çNö.

Üremenin önünde hiçbir engelin bulunmadığı böyle bir ortamda, ölüm oranını sıfır varsayabilir ve başlangıçtaki çoğalma oranını sabit ve ikiye eşit olduğunu (çb =2) kabul edersek, 20 yıl boyunca üreyen tek bir tavşandan N = 1 048 576 tavşan meydana gelecektir. Bu sayıyı yukarıdaki formülü ardısıra uygulayarak elde ettik. Bu bir pekiştirici geribesleme döngüsüdür. Her bir yıllın çıktısı bir sonraki yılın girdisidir. Geribesleme döngüsü, matematikte “iterasyon” diye bilinen (Latince “yineleme” demek), özel bir süreçle ifade edilir. Her bir yineleme işlemindeki denklemin çıktısı, bir sonraki yinelemede aynı denklemin girdisi olur. Denklemimizde, yeni bir yılın nüfus büyüklüğü, önceki yılın nüfus büyüklüğünün çoğalma oranıyla çarpılmasıyla elde edilmektedir. i = 0,1,2, … n geçen yılları; N0, N1, … Nn bu yıllardaki nüfus büyüklüklerini temsil etsin, bu durumda yukarıdaki denklemde, Ni+1 = çbNi yıllık artışı gösterir. Elimize hesap makinesini alıp basit bir iterasyon uygularsak Şekil 3’de görülen, üssel çoğalma grafiğini elde ederiz.

Yıllar i

Çoğalma oranı

çb=2

Nüfus N
0 N1 = çN0 1
1 N1 = çN0 2
2 N2 = çN1 = ç2N0 4
3 8
4 16

10 N4= ç10N0 1024

n Nn= çnN0

Tablo 1: J eğrisinin sayısal ifadesi

user posted image

Şekil 4: Malthus’un üssel artış modeli

Avustralya kıtasında 1859 yılına kadar tavşan yoktu. Oraya göçen bir çiftçinin tarlasına saldığı birkaç tavşan böyle bir cenneti yer yüzünde buldu. Altı yıl içinde nüfusları 20 milyonu aşmıştı. 1930 yılında yapılan bir kestirime göre ise 750 milyona ulaşmıştı. Yılda beş kez yavrulayan kimi tavşan türleri, milyonlarca yumurta bırakan böcekler, yirmi dakikada bir bölünen kimi bakteriler bu modele çok uygun davranış gösterir.

user posted image

Şekil 5: S Modelinde geribesleme döngülerinin etkisi

Bu modele göre, çevredeki kaynak miktarının destekleyebileceği maksimum bir nüfus büyüklüğü vardır. Buna taşıma kapasitesi (T) deniliyor. Üssel artış çevrenin taşıma kapasitesi tarafından sürekli etkilenir ve belirli bir nüfus büyüklüğünden sonra, çevre bu nüfusu taşıyamaz hale gelir. Dolayısıyla çoğalma oranı sürekli değişir. Nüfus kalabalıklaştıkça, kaynaklar yetmez olur. Zayıf, hasta olanların üremesi ve/veya yaşaması güçleşir, doğum oranı düşer, ölüm oranı artar. Lojistik modelde, doğum oranı, ölüm oranıyla ters yönde sürekli değişir ve bu ikisinin eşitlendiği noktada çoğalma oranı sıfırlanır.

Görüldüğü gibi burada bir dengeleyici geribesleme döngüsü iş görmektedir. Ortamın kaldırabileceği nüfus büyüklüğü civarındaki oynamalar, sürekli (N=T) noktasına çekilmektedir. Taşıma kapasitesi, dengeleyici geribeslemenin hedefi veya başvuru değeri gibi davranmaktadır. Ortama fazladan tavşan bırakırsanız, nüfus ölümler sayesinde bir süre sonra yeniden bu değere düşer. Terine, ortamdan bir miktar tavşan alırsanız bu kez nüfus doğumlar sayesinde taşıma kapasitesine yükselir.

Sistemin taşıma kapasitesini dolayısıyla dengeleyici geribeslemeyi içeren daha gerçekçi yeni bir denklem, pek zor olmayan bir takım matematik işlemleriyle şöyle elde edilebiliriz (Şekil 5):

Nyeni nüfus – Nönceki nüfus = çb Nönceki nüfus ( 1 – Nönceki nüfus/T) veya

Ni+1- Ni = Ni çb(1 – Ni/T); (i = 0,1,2, … n geçen yıllar; N0, N1, … Nn bu yıllardaki nüfus büyüklüğü, çb başlangıçtaki çoğalma oranı.)

Yıllar i

Çoğalma oranı ç=ç0(1 – Ni/T)

Nüfus N
0 N0 1
1 N1 = N0 + N0 çb(1 – N0/T) 1.99
2 N2 = çN1 = ç2N0 3.99
3 7.97
4 15.88

10 641.0

n Nn+1 = Nn + Ni çb(1 – Nn/T)

Tablo 2: S eğrisinin sayısal ifadesi

user posted image

Şekil 6: Verhulst Nüfus artış modeli

Az önce ele aldığımız Malthus modeli, sadece nüfus yoğunluğunun çok düşük olduğu bir döneme uygundu. Sadece bu dönemde, doğum oranı (d), ölüm oranının (ö) çok üstünde seyrettiği için çoğalma oranı, doğum oranına eşit ve sabit kabul edilmişti. Oysa, dengeleyici geribeslemenin etkinleşmesiyle birlikte çoğalma oranı artık sabit bir çarpan değildir. Başlangıçtaki bu en yüksek değerden, N=T noktasında sıfırlanıncaya kadar, ç0(1 – Ni/T) uyarınca azalarak değişir. Tablo 1 ve Tablo 2 karşılaştırılırsa aslında dengeleyici geribeslemenin, çok zayıfta olsa başından beri etkin olduğu görülecektir.

S modelinde ise, çevrenin kaldırma kapasitesi ikinci bir denetleyici parametreydi ve onu da değişmez kabul etmiştik. Oysa aslında o da başka sistemlerle etkileşim halindedir. Örneğin, yeniden Avustralya tavşanlarına dönersek, Avustralya’lılar beş tavşanın bir koyun kadar besin tükettiğini, harcadıkları her doların neredeyse yarısının onlara gittiğini hesaplayınca, tavşanlara musallat olan bir virüs yayarak ortamın taşıma kapasitesini değiştirirler. Tavşan nüfusu büyük ölçüde düşer, yün üretimi inanılmaz derece yükselir. Alt eko sistemler, birbirleriyle etkileşerek, sabit varsaydığımız taşıma kapasitesini sürekli değiştirirler. Ayrıca, geç olgunlaşan ve uzun yaşayan fil gibi canlılar taşıma kapasitesine uyarlanmış oldukları için ekolojik değişmelere yüksek duyarlılık gösterirler. Başka canlıların yaşam ortamlarını acımasızca değiştirebilen bizim türümüzün nüfusu ise bu oranla çoğalırsa, kırk yıl içinde 12 milyara ulaşacak.

Bütün bu süreç boyunca, hem pekiştirci geribesleme döngüsünün denetleyici parametresi (çb hem de dengeleyici geribesleme döngüsünün denetleyici parametresini (ço/T) sabit bir sayı olduğundan iki döngü de bir başlarına doğrusal davranış sergilerler. Onları doğrusal olmaktan çıkaran birliktelikleridir. S modeli, her ikisi de doğrusal olan pekiştirici ve dengeleyici geribesleme döngülerinin birliği, doğrusal olmayan yeni bir geribesleme döngüsü ortaya koyuyor.

user posted image

Şekil 7: Pekiştirici ve dengeleyici geribeslemelerin birliği olarak yeni geribesleme döngüsü

Bu iki doğrusal geribesleme birleştiklerinde sistem doğrusal olmaktan çıkar. Pekiştirici ve dengeleyici geribesleme döngülerinin birliği olarak S modeli doğrusal olmayan yeni bir geribesleme döngüsü oluşturur (Şekil 3). Bu yeni döngünün iki denge noktası bulunuyor; biri, başlangıçtaki itici sıfır noktası ve diğeri dengenin kurulduğu çekici taşıma kapasitesi noktası. İlk nokta kararsızdır; küçücük bir sapma, pekiştirici geribesleme döngüsüyle üssel bir nüfus artışına yol açar. İkinci nokta kararlıdır; büyük bir sapma bile dengeleyici geribesleme döngüsüyle bertaraf edilebilir. Lojistik model itme ve çekme dinamiklerini birleştirmekle, iki temel ekolojik süreci birleştirmiş olur; üreme ve yarışma. Bu aynı zamanda değişmenin iki kipinin, farklılık ve sürekliliğin birliğidir ve evrim sürecinin iki mekanizmasının, seçilim ve çeşitlenmenin birliğidir. Yaşam, hiç birine ayrıcalık tanımadan, pekiştirici ve dengeleyici geribesleme mekanizmalarının karmaşık birliğinde belirir. Geribeslemenin olduğu her yerde tekrarlanıp duran, yinelgen bir nedensellik vardır:  A oluyorsa B;  B oluyorsa A olur. Hava bulutluysa yağmur yağar, yağmur yağıyorsa hava bulutludur gibi. Doğrusal olmayan geribesleme döngüsü ise aşağıda göreceğimiz başka bir nedensellik ilişkisine dayanıyor.

III. Bölüm

Lojistik Haritanın Gariplikleri

Verhulst, Malthus’u düzeltti ama ortaya çıkan denklem son derece garipti. Yukarıda düşük yoğunlukta çoğalma oranının, yüksek yoğunlukta taşıma kapasitesinin belirleyici olduğunu birlikte gördük. Bu iki parametre, nüfus artış grafiğine S şeklini kazandırıyordu. Bu grafiğin bir de denklemini oluşturmuştuk. İşte bu denklem, o iddiasız görünüşünden beklenmeyen son derece karmaşık bir dinamiğe sahiptir. Sistemin karakteri, çoğalma oranı ve taşıma kapasitesinin değerine bağlı olarak değişebilmektedir. Taşıma kapasitesini sabit kabul edersek, sırf çoğalma oranını değiştirerek, sistemi denge noktasında durağanlaştırabileceğimiz gibi, nüfus yoğunluğunun kararlı çevrimlerle salınmasını veya kaotik bir davranış sergilemesini de sağlayabiliriz. Bunu ilk keşfeden Matematiksel biyolog Robert May (1974) oldu.

Dilerseniz cep hesap makinesiyle siz de inceleyebilir, grafiklerle karşılaştırabilirsiniz. Bunu kolaylaştırmak için, yukarıdaki lojistik denklemi basitleştirip şöyle yeniden yazabiliriz:

Ni+1=çNi (1-Ni)

Görüldüğü gibi şimdi denklemin tek denetleyici parametresi ç’dir ve bütün gariplikler ç’nin değerini değiştirdiğimiz zaman meydana gelmektedir. Aşağıda lojistik denklemin zamansal haritasını geriyorsunuz.

Şekil 8: Zamana göre Lojistik Harita. () renkli Verhulst eğrisi sadece çoğalma oranının 1 ve 3 arasındaki değerlerinde meydana gelen S şekilli eğrilerden sadece biri. Her bir eğri belirtilen aralıktaki olanaklı eğrilerden bir örnek.

Çoğalma oranını arttırdıkça farklı renklerdeki eğriler ortaya çıkıyor. Her bir eğri, belli bir çoğalma oranıyla, yinelenme sayısına (i) karşı nüfus büyüklüğünü (Ni+1) gösteriyor. Bu eğriler belli bir geçiş döneminden sonra, nihai bir duruma erişiyorlar. Bunun altındaki dallanma haritada ise geçiş dönemlerini tamamlamış yani durağan değerlerine yerleşmiş eğrilerde, çoğalma oranına (ç) karşı nüfusun (Ni+1) nasıl değiştiğini görüyorsunuz.

Şekil 9: Çoğalma oranına göre lojistik harita. Yukarıdaki (i) durağan duruma erişmiş lojistik eğrilerin oluşturduğu dallanma diyagramı. Her bir çoğalma oranı değerine, durağan değerine erişmiş eğrilerin verdiği nüfus değeri tekabül ediyor.

Entropi

Çoğalma oranı birden küçük olan eğriler lojistik haritanın birinci bölgesini oluşturuyor. Bir bireyin yerine en az yeni bir birey gelmesi gerektiğinden, bu bölgelerin eğrilerinde nüfus azalarak yok olmaktadır.

user posted image

Şekil 10: çoğalma oranını birden az.

Birinci bölge birinci çekim noktasıdır. Hangi nüfus büyüklüğünden başlarsanız başlayın, bir tutkunun, arzunun, cezbedenin peşinden gider gibi sıfır noktasına doğru çekilirsiniz. En az o anki sayısı kadar üreyemeyen tür yok olur. Enerjisini hiç kaybetmeden sürekli sıçrayıp duran bir top doğada yoktur. Dünyanın güneş etrafındaki dönüş hızı yıldan yıla azalmaktadır. Gün boyunca yorulur bitkinleşirsiniz. Ertesi gün ne kadar enerjik olursanız olun, aynı süreç yinelenir. Her şey eskir, aşınır, yıpranır ve tükenir. Varolan her şey örgütsüzleşme, düzensizleşme halindedir. Her şey yokluğa gider; entropi yasası.

user posted image

Escher, Chaos ve Düzen (1950). Herşey dağılır; sonunda asla yeniden bir düzen kuralamayacağı anlamında kaosa evrilir. Escher, düzenin olanaksızlığına doğru bu gidişten akıl almaz bir şekilde düzenin oluşumunu; düzenden kaosun, kaosun düzenden belirişini resmediyor.

Çoğalma oranın bir ve üç arasında kaldığı ikinci bölgeyi (1≤ç<3) S şekilli eğriler oluştuyor. Hangi çoğalma oranı seçilirse seçilsin, nüfus artışı bu aralıkta belirli bir büyüklüğe kadar yükselip orada durağanlaşır. Bu da ikinci çekim noktasıdır. Uyuma, kendini toparlama, yeni bir enerji düzeyine yükselme süreci gibidir. Sürekli tükenen gücünüzü tazelemek için, yemek zorundasınız. Harcadığınız parayı kazanmak için çalışmak zorundasınız. Böylece kendinizi bulunduğunuzdan daha yüksek düzeye çıkarırsınız. Hastalanırsanız, yaralanırsanız iyileşirsiniz. Her şey entropi artışına direnebildiği ölçüde ve sürece vardır. Üreme de aslında, bireyin ölümlülüğüne karşı türsel bir karşı koyuştur.

user posted image

Şekil 11: S şekilli eğriler

Her iki aralığın temel ortak özelliği, ikisinin de tek kutuplu olması ve sabit bir çekim noktası gibi davranmasıdır. Belli bir başlangıç noktasından itibaren yapılan yinelemeler boyunca, bütün yörüngeler tek noktaya çekildiği için bunlara “nokta çekici” veya “sınır nokta çekici” deniyor. Sıcak suyla soğuk suyu karıştırdığınız zaman ikisi de bir süre sonra aynı ılık sıcaklık değerine ulaşır. Bu değer ikisi için de sınır çekicidir. Dağlardan akan suyu toplayan nehir havzası böyle bir çekim noktasıdır. Sallanan sarkacın yerçekiminin etkisiyle genliğini küçülterek sonunda durduğu nokta başka bir örnek oluyor. Sistem böyle bir çekiciye kapıldığı zaman dinlenmeye çekiliyor, rahatsız edilmedikçe o halde kalıyor.

Üçüncü bölgeye giriyoruz. Buraya kadar her şey modelimizden beklediğimiz gibi gerçekleşti. İlk hayret uyandırıcı hal, tam çoğalma oranının 3’e eşit olduğu noktada ortaya çıkıyor: Simetrik bir çatallanma meydana geliyor. Şimdi yörüngeler iki nokta arasında salınıp kalmaktadır. İki parmağınızı ritmik bir şekilde sırasıyla masaya vurarak böyle bir çekiciyi canlandırabilirsiniz. Bu aralığı oluşturan eğriler, geçiş döneminin ardından iki sınır değer arasında salınan çevrimsel bir örüntüye kilitleniyor ve oradan dışarı çıkamayıp, çeperli bir uzayda dönüp duruyorlar. Bu bir döner çekicidir ve nokta çekici kadar kararlıdır. (Şekil 6)

user posted image

Şekil 12: Tek çevrimli sınır döner çekici

Her bir yörüngenin, her yinelemede bir biri, bir diğeri gelen iki sınır değer üzerinde kararlı bir salınım göstererek son halini aldığı çekicilere “sınır döner çekici” veya iki yinelemede bir, aynı değeri aldığı için “iki periyotlu çekici” denmektedir. Sabahın zindeliği, gecenin bitkinliği yaşam salınımının iki sınır değeri gibidir. Ay dünyanın etrafında bir döner çekiciye kapılmış döner durur. Doyar acıkırsınız, doyar acıkırsınız. Zaman zaman uykusuz kalırız, bazen halsizleşip çok uyuruz ama sonunda olağan salınıma gireriz. Kalp atışları çeşitli nedenlerle ritim değişikliğine uğrar ama sonra eski ritmine geri döner.

user posted image

Şekil 13 Nokta ve Döner çekicilerin faz uzayındaki gösterimi

İki sınır, aynı çoğalma oranı için bir biri, bir diğeri meydana gelen iki ayrı nüfus büyüklüğü demek oluyor. İki tavşan çiftliğiniz olsun. İkisinde de aynı çoğalma oranı sağlansın. Diğer bütün koşullar aynı olduğu halde, aynı yıl, her bir çiftliğinizde iki farklı nüfus büyüklüğüyle karşılaşıyorsunuz ve bu değerler, her yıl sırayla değişiyor. Bildiğimiz dünyada pek olanaklı değil ama laboratuar ortamında çok hızlı üreyen türlerde böyle bir salınım gözlenmiş. Bu ve yolumuzun geri kalan kısmı için, biyolojiden, elektriğe, akustikten, optiğe, su dalgalarına, akışkan konveksiyonuna kadar bol örnek var. Pek kolay olmasa da evde denemek de olanaklı. Bütün yapılacak olan, musluğu azar azar açarak damla sayılarını kaydetmek. Burada akıtma oranı çoğalma oranına, damla sayısı nüfus büyüklüğüne tekabül ediyor.

Tam üç noktasında ne oluyor?

Gelecek, tahayyülümüzde, belleğimizdedir; olan ne zaman beklentimize uymazsa şaşkınlık, hayret duyarız. Sistem, belli bir geçiş döneminin ardından belli bir nüfus büyüklüğüne kendini uydurmuşken birden karşımıza çıkan bu çatallanma gerçekten hayret verici.

Alışageldiğimiz nedensellik anlayışı doğrusaldır. Sürtünmesiz bir düzlemde hareketsiz bir top düşünün. Minicik bir darbe onu devindirecektir; kazandırdığınız ilk hızı sonsuza kadar taşıyacak, başlangıç koşullarına sadık kalacaktır. Bu topu alıp bu sefer ilk bulunduğu yerin az berisinden aynı hızı kazandırarak olursanız. Çizeceği yörünge, ilkinden ne kadar beriye yerleştirdiyseniz o kadar mesafeyle, paralel bir hat olacaktır. Çünkü gene başlangıç koşullarına sadakatini koruyacak, her seferinde, A oluyorsa B olacaktır. Buna aynı zamanda determinist veya belirlenimci nedensellik de deniliyor. Doğrusal sistemler zamansızdır; geçmişte de, gelecekte de şimdi de aynıdır. Mutlaka zaman terimini kullanacaksak, bu sistemlerde zaman, değişmeden bağımsızdır.

Gündelik yaşamımızda olayların böyle olmasını bekleriz; birazcık farklılık varsa etkisinin de birazcık olacağını umarız. Şimdi başka bir örneğe bakalım. Buz donma noktasının altındayken durumunu aynen korur. Ama sürekli ve yavaşça diyelim 30 dereceye kadar ısıtacak olursanız, buz da aynı yavaşlıkta 30 dereceye çıkıp tamamen erimez. Bu sıcaklıkta hala buz görebilirsiniz. Biraz daha sıcaklık, biraz daha su olmuyor. Buz, su haline sıçramalarla geçiyor.

İşte tam çatallanma noktasında da benzer bir durum var. Sistem çatallanma anında bir karar veremezlik haline giriyor. Tasın dibindeki bilye veya masanızın üzerinde duran kalem kadar kararlıyken, tam çatallanma noktasında, bilyenin üzerinde durduğu ters çevrilmiş tasın tepesi veya sivri ucu üzerinde dikili kalması için uğraştığınız kurşun kalemimiz gibi kararsızdır. Bu kararsız denge minicik bir etkiyle derhal bozulur. Başlangıçtaki küçük bir farklılık, bilyenin birbirinden çok farklı yörüngelerden birini izlemesine neden olur. A oluyorsa, B veya C olabilir (Şekil 14). Aynı noktadan yola çıkan iki yörünge birbirinden ıraksar. Bilye her seferinde çok farklı yörüngeler izleyerek başlangıç koşullarını unutur. Bu yüzden zamanı vardır ve bu yüzden aynı bebeği iki kere öpemezsiniz. Tam kararsızlık noktasında birden fazla olanak bulunduğundan ve mutlaka bunlardan biri aktüelleşeceğinden buna olasılıksal nedensellik diyebiliriz ama daha fazlası da var.

user posted image

Şekil 14: Kararlı ve kararsız denge

user posted image

Şekil 15: Lojistik haritada, 3<ç<3.569 değerleri arasında periyot çiftlenmesi.

Necker Kübü’ne sürekli bakın (Şekil 16); kırmızı topun, bir içeride bir dışarıda kaldığını göreceksiniz. Kararsızlık, iki boyutlu nesnenin üç boyutlu olarak algılama sürecinde meydana geliyor. Ne kadar denerseniz deneyin, beyniniz tek bir görüntüde karar kılamayacak veya ikisini birden göremeyeceksiniz.

user posted image

Şekil 16: 1800’li yılların ortalarında L. A. Necker kristalleri incelerken üç boyutlu nesnelerin salınım yapıyor gibi göründüğünü farkeder. Sizce top içeride mi dışarıda mı? Dikkatlice bakmayı sürdürürseniz, top bir içeri bir dışarı çıkacaktır.

Torus

Çoğalma oranını biraz daha arttırınca her bir dalda yeni çatal dallanmalar meydana geliyor (ç ≈ 3.4494). Bu sefer, dört periyotlu, yani dört yinelemede bir aynı değeri alan bir çekiciyle karşılaşıyoruz. Ayni nüfus değerleri dört yinelemede bir tekrar ediyor. Bu demek oluyor ki, aynı koşullarda dört çiftliğiniz olsa, aynı çoğalma oranıyla aynı yılda dört farklı nüfusla karşılaşabilirsiniz. Ve bu büyüklükler dört yılda bir tekrar eder.

user posted image

Şekil 17: İki çevrimli sınır döner çekici

Sabit nokta çekicinin geometrik imgesi nokta, çift periyotlu çekicininki daire, dört periyotlu çekicininki ise simittir. Simidi, iki dairenin birliği olarak düşünebiliriz. İlk iki değer arasındaki salınım daireyi, diğer iki değer arasındaki salınım ise bu daireden simit yüzeyini oluşturur. Bu yüzey şeklinin geometrideki adı torustur (Şekil 16).

user posted image

Şekil 18: Torus çizimleri

İlk torusu yeni toruslar; çatallanmalar çatallanmaları çiftlenerek izliyor. Dört, altı, sekiz, … periyotlu torus düğümlerinden oluşan yeni çekiciler oluşturuyor. Giderek iki çatallanma süreci arasında zaman aralığı kısalıyor. Çatallanmaları başlatan kritik çoğalma oranı değerleri, ister kimyasal, ister akışkan veya elektromanyetik olsun, periyot çiftlenmesi sergileyen bütün süreçlerde, yaklaşık üssel bir artış gösteriyor. Giderek daha küçük etkilerle birbirini etkileyebilecek torus düğümleri oluşuyor.

Döner çekicide noktanın yerini daire almıştı. Nokta çekici belirli bir seviyede kendini korurken, döner çekici sürekli bir çevrimle kendini aynen yeniden üretir. Torus’ta ise çevrimler birbirini üretir. Bunun güzel bir örneği av-avcı ilişkisinde gözleniyor. Yukarıdaki tavşan cennetine birkaç tilki koyacak olursak, tilki nüfusu, başlangıçta tavşan nüfusu aleyhine hızla büyüyecektir. Ama tavşan nüfusunun azalması, tilki nüfusu üzerinde olumsuz etkileyerek onun da azalmasına yol açacaktır. Tilki nüfusunun azalması ise yeniden tavşan nüfusunun artmasına olanak verecektir. Böylece iki çevrim birbirini üreterek faz farkıyla dönüp duracaktır. Kendini aynen üretme, yerini, benzerini üretmeye veya benzerini üretme yoluyla kendini yeniden üretmeye bırakır. Birinin bağımsızlığının ötekinin bağımsızlığına bağlı olduğu yeni bir yörünge biçimidir bu. Döner çekici, kendi kendine yeten Robinson Crouse gibi tektir. Torusta, Cuma’sını bulur, ikilenir. Kendi ve öteki. Sizin ürettiğiniz buğdayı, ayakkabıcı tüketir; kunduracının ürettiği buğdayı siz tüketirsiniz. Böylece bir torus oluşturursunuz. Bağımsız olmanıza karşın birbirinize bağlısınız. Kendinizi yeniden üretirken, ötekini üretirsiniz ve tersi.

Az önceki iki çevrimini dört periyotta tamamlayan torustan başka, bir de yarı-periyodik torus var. Birbirini ören iki çevrimin periyodu birbirine bölündüğünde tam sayı vermiyorsa, torus, hem küçük hem büyük yarı çapı aynı noktaya asla gelemeden örer. Dolayısıyla, simit, kendini aynen değil benzeşiğini üreterek devinir. “Kaos” sözcüğü ilk kez bu yarı periyodik oluşumlar için Tien Yien Li ve James Yorke tarafından kullanıldı (1975).

Garip çekici

Çatallanmaların çiftlene çiftlene sürüp gitmesini beklerken, birden yine şaşırtıcı bir şey oluyor: Çoğalma oranının belirli (ç ≈ 3.5699) noktasında torus çekici dağılıp yerini garip çekiciye bırakıyor.

user posted image

Şekil 19: Kaotik bölge.

Nüfus her ardışık yinelemede farklı bir değer alarak dalgalanıyor. Denetleyici parametrenin tek bir değerinde bile aynı nüfus büyüklüğü tekrar edilmiyor. Eğer bu, tavşanların yaşamında gerçekleşecek olsaydı, her yeni yıl, asla öngörülemeyen farklı bir tavşan nüfusuyla karşılaşacaktık. Bu denklemlerin pek çok ilginç özelliğini keşfeden Mitchell J. Feigenbaum’un adı verilerek buna “Feigenbaum noktası” denmiş. “Garip çekici” adını koyan ise, böyle bir kaos yolunu keşfeden D. Ruelle’dir (Ruelle, D. 1994 [1991]. Rastlantı ve Kaos. Tubitak Yayınları). Başka kaos yolları da var ve bunların hepsi doğrusal olmayan geribeslemeli sistemlerde meydana gelmekte. Suyu musluktan incecik akıtırken musluğu azar azar açarsanız kaotik aşamaya nasıl girildiğini gözleyebilirsiniz. Veya parmaklarınızı kullanabilirsiniz. Küçük parmaktan başlayarak sırasıyla orta parmağa doğru parmaklarınızı sırasıyla masaya vurarak atın tırıs koşma sesini çıkarın. At giderek daha hızlı koşmaya başlasın. Çok geçmeden periyodun bozulduğunu, parmaklarınızın ritimsiz bir davranış sergilediğini izlersiniz.

user posted image

Şekil 20 Lorenz Garip çekicisi.

Meterolog E. N. Lorenz 1960’lı yıllarda hava örüntüleri üzerinde çalışırken üç denklemden oluşan bir model geliştirir. Onun adıyla anılan bu garip çekici, bu denklemlerin yinelenmesiyle elde ediliyor. “Brezilya’da bir kelebek kanadını çırpsa, Teksas’ta bir tornado başlatır mı? sorusu ünlüdür. Lorenz bununla hava hareketlerinin öngörülemezliğini dile getirmeye çalışmıştı.

Bir yanda başlangıç koşullarına duyarlılık yüzünden yörüngeler birbirlerinden uzaklaşıyorlar, öte yandan aynı zamanda, çeperli bir uzay içerisinde kesişmeden ve aynı hattı yinelemeden toplanıyorlar. Ortaya çıkan şekle bu yüzden çekici deniyor. Hamuru yayıp katlamak, yayıp katlamak gibi bir şey. Yayan pekiştirici geribesleme, katlayan dengeleyici geribesleme. Garip çekicinin en karakteristik özelliği bu çelişkidir: Ayrılıkta birlik, birlikte ayrılık.

Bir yandan, iki çoğalma oranı değeri arasındaki fark ne kadar küçük olursa olsun her birine tekabül eden bir yörünge mutlaka bulunurken, öte yandan bu yörünge asla kendini yinelemiyor. İsterseniz, çoğalma oranını sıfırdan bire azar azar arttırarak bütün haritayı aynen tekrar tekrar çizebilirsiniz. Bu manada lojistik harita tamı tamına düzenli ve deterministtir. Ama belli bir yinelemede hangi değerlerin seçileceği, hangi yörüngenin aktüelleşeceği, olasılıksal ve öngörülemezdir. Orada dediğiniz an, o yörünge orada olmaktan çıkar. Yörüngeler bir yandan durmaksızın ıraksar, öte yandan, bu duyarlılığa, başına buyrukluğa rağmen çoğalma oranının değerlerine tekabül eden noktaların tamamı garip çekicinin tanımlı uzayı içerisinde kalırlar. Kaotik bölgede belli bir çoğalma oranı değerine tekabül eden nüfusun ne olacağını öngöremiyoruz ama hangi nokta aktüelleşirse aktüelleşsin, mutlaka bu garip çekicinin sürekli inşa olan çeperi içerisinde olacağını kesinlikle bilebiliyoruz. Rastlantıyı ve zorunluluğu, olasılığı ve kesinliği, olumsallık ve özeselliği, çeperlilikle çepersizliği, karar verilemezlikle kararlılığı birleştiren, aynı nedenin yol açabileceği tanımlı fakat olumsal bir olanaklar çokluğunu yaratan organik nedensellik bu. Bu yüzden her şeyin kendi özgül tarihi vardır. Bu yüzden her şey birbirinden farklıdır ve aynı zamanda, her şey birbiriyle ilişkilidir.

Kaotik bölgede sistem, herhangi bir periyot değeriyle sınırlanmayı reddeder, hiçbir periyodu tekrarlamaz, sonsuz periyotlu garip bir hareket sergiler. Tam bu noktadan itibaren herhangi bir periyot değeriyle sınırlanmayı reddeden, hiçbir periyodu tekrarlamayan, sonsuz periyotlu garip bir davranış daha ortaya çıkıyor. Minicik bir değişme yörüngenin seyrini saptırıyor. Sistem başlangıç koşullarına olağanüstü duyarlılık gösteriyor. Bu yüzden buna kelebek etkisi deniyor. Tam şu anda klavyemin tuşuna vurduğumda Antarktika’da deprem olması, Amazondaki kral kelebeğinin kanadının esintisin İstanbul’da fırtına estirmesi gibi. Yukarıda tartıştığımız pekiştirici geribeslemenin itme etkisidir bu bir bakıma. Buraya kadar hep pekiştirci geribeslemenin ruhu dolaşıyordu. Ama sistem bütün bu periyotsuzluğuna rağmen dağılıp saçılmaz, yörüngeler alıp başını gitmez, hepsi çeperi belli bir uzayda toplanırlar. Dengeleyici geribeslemenin etkisiyle, çekici olarak davranırlar. Bunun güzel bir örneğini Lorenz çekicisi veya kelebek çekicisi veriyor (Şekil 20). İki yörünge biri solda biri sağda kalacak şekilde uzaklaşarak kelebeğin iki kanadını oluşturup kanatlarda kıvrılarak bir arada toplanıyorlar.

IV. Bölüm

Sonsuzun Resmi

Bir doğru parçası kaç noktadan oluşur? Sonsuz noktadan. Fakat bu sonsuzda bir küçük noktayı görebilir misiniz? Doğru parçasını önce yarıya bölerek, kalanı da yarıya bölerek ve böyle sürdürerek sonsuz küçüğe doğru ilerleyebilirsiniz. Sonunda elinizde kalan en küçük parçanın büyüklüğü ne olabilir? Eğer sıfırsa, bunları tekrar birleştirmeye çalıştığınızda kaç tane sıfırınız olursa olsun sonuç gene sıfır eder. Tersine, eğer parçaların sıfırdan büyük bir değerleri varsa, sonsuz adet sonlu büyüklükte parçanın toplamı sonsuz eder. Fırlatılan bir ok, ya yola bile çıkamayacak ya da bu sıfırdan farklı büyüklükteki her bir noktayı geçmek zorunda kalacağından hedefine asla varamayacaktır. Parmenides’in öğrencisi Zeno (M.Ö. 489), bu argümanla devinimin olmadığını ileri sürerek hocasını savunmuştu.

Lojstik haritaya bir kez daha bakarsak, aralıklar dikkat çekicidir. Bunlar kaotik bölgenin düzen pencereleridir. Bu pencerelerin en genişi ç≈3.83 noktasında görülüyor.


Şekil 20: Kaotik bölgedeki ilk pencere

Savaşın ortasından giysilerinin ütüsü bile bozulmadan uygun adım çıka gelen üç asker gibi, üç tek dal kargaşanın arasından sıyrılmıştır (Şekil 20). Hemen çatallanırlar, yerlerini, onlardan asla kargaşa beklenmeyecek kadar intizamlı, munis döner çekicilere bırakırlar. Her bir çatal dal, yeni çatallanmalarla hızla yeniden kaotik alana dalar. Beyaza kesmiş alanları büyülttükçe, yeni düzen pencereleri ortaya çıkıyor. Denetleyici parametre, 3.9’u az geçe bir pencere daha var; bu sefer beş periyotlu bir çevrim görüyoruz (Şekil 21).


Şekil 20: Beş Periyotlu Pencere

Sonsuz sayıda pencere, her seferinde daha küçük ölçekte, hiçbir düzenli periyot içermeyen kaotik bölgeden sürgün verip, çatal dallanmalarla yeni bir heyelanı başlatır durur. Düzen kaosu, kaos düzeni üretiyor; ya da düzende kaos, kaosta düzen bulunuyor da denilebilir. Burada kaos, düzen yoluyla benzeşiğini veya düzen, kaos yoluyla benzeşiğini üretmektedir. Böyle bir benzeşiklik sergileyen sistemlere fraktal deniyor.

Sonsuz kavramının uzun bir tarihi var ama ilk kez fraktallarla birlikte resmedilebildi. “Fractal,” teorinin kurucusu Polonya kökenli matematikçi Benoit Mandelbrot’un, kırık anlamını taşıyan fractus önadından esinlenerek uydurduğu bir sözcük. Girintili, kesikli, kıvrımlı, çatlak, kırık, kesik, yarık, çıkık, yırtık, kırışık, buruşuk her şeye göndermede bulunuyor; şimşek, ağaç, akciğer, karnabahar, kıyı, dağ, nehir, kanyon, timsahın derisi, Ege’inin girintili çıkıntılı kıyısı, çatlamış toprak, dalga, bulut, kısacası, doğanın, üçgen, dörtgen, daire soyutlamasına uymayan karmaşık doğasına ve tam sayılarla yetinmeyen kesirli yapısına göndermede bulunuyor.

Dallanma diyagramı sonlu bir şekildir ve içerisinde sonsuz tane düzen penceresi vardır. Bunların her birini büyülterek, bir paradoksa yakalanmadan tek tek görebilirsiniz. Elinizde olması gereken tek araç iyi bir bilgisayar. Onun çözünürlük gücü oranında dilediğinizde büyültebilirsiniz. Aynısı Mandelbord fraktalı için geçerli. Hangi ölçekte bakarsanız aynı karmaşıklıkla karşılaşırsınız. “Fraktal, zihnin gözünde, sonsuzu görmenin bir yoludur.” [Gleick, J. 1987. Kaos Yeni bir Bilim. Tubitak Yay.]

Sonsuz mutlak özgürlük, sonlu mutlak kısıtlılıktır. Her şeyin zorunlu olduğu bir evrende özgürlüğe yer yoktur; her şeyin rasgele olduğu bir evrende de özgürlüğe yer yoktur. Özgürlük sadece ve sadece sonlunun sonsuzda, sonsuzun sonluda olduğu yerde vardır. Bu yüzden doğada her şey olduğu gibi bizzat insan da fraktaldır, bu yüzden özgürlük olanaklıdır ve insan özgürdür.

Kendini Örgütleme; Karmaşıklık

Buraya kadar hiçbir kafa karışıklığına yer vermeyen bir şey varsa o da çoğalma oranının hükümdarlığıdır. Ne olup bittiyse, başından sonuna kadar bu oranda yaptığımız değişikliklerin sonucu oldu. Çoğalma oranını 0’dan 4’e kadar değiştirerek lojistik haritanın dallanma diyagramını elde ettik. Tersini yaparsak, 4’ten 0’a doğru küçültürsek, filmi geri sarıyormuş gibi oluruz. Aynı çoğalma oranı değerinde haritayı ne kadar yinelersek yineleyelim aynı olaylar olmaktadır. Bu durum lojistik haritanın sarsılmaz determinizmidir.

Ama çarpıcı bir şey daha meydana gelmişti. Çoğalma oranını doğrusal olarak azar azar arttırırken doğrusal olmayan bir tabloyla da karşılaştık. Çevrimleri, torusları, kaosu, çoğalma oranı yaratmadı. Sistem kendi iç örgütlenmesini, kendi kendisine değiştirip yeniden yapılandırdı. Yani kendi kendini örgütledi. Kendi nedeni kendinden geldi. Kendi kendini örgütleyişini dışarıyla etkileşerek, yani bizim denetleyici parametreyle (ç) oynamamız sayesinde yaptı ama kendi evrimini kendi bileşenleriyle, bir iç hükümdar olmaksızın gerçekleştirdi. Dışarının etkisi yorumlanıp içerinin örgütlediği yeni oluşumlar belirdi. Lorenz çekicisi anımsanırsa, sistemin çeperi ne ipek böceğini kozası gibi kendi dışıdır, ne de kendi parçasıdır: Sistemin kendini yeniden üretmesinin koşulu olarak üretilen, üretimi asla tamamlanmayan bir çeperdir. Çevresinden ayrılığı, bizzat çevresine bağımlılığının sonucudur. Bu da hiç bir şeyin başka şeylerle mutlak ilişkisiz kalamayacağı demek oluyor.

Küvetin deliğini tıkayarak suyla doldurun. Sonra tıpayı çekin. Su boşaldıkça deliğin çevresinde bir burgaç oluştuğunu göreceksiniz. Burgaç, su tamamen boşalana kadar sürer. Burgacın yaşamasını istiyorsanız su doldurmayı sürdürmeli, delikteki olası tıkanıklıkları engellemeli ve gidermelisiniz. İşte bu, dengeden uzak koşullarda, kendini örgütleme örneğidir. Dengeden uzaktır çünkü su akışını keserseniz burgaç söner. Kendini örgütlemedir çünkü burgacın bir tasarımcısı yoktur. Burgacı parçalara ayıramazsınız, denerseniz burgaç söner. İşte, bütünün bu parçalarına ayrılamazlığı ve kendini dengeden uzakta örgütleyişi, kargaşadan ve karışıklıktan farklı olarak karmaşıklıktır. Bu bakımıyla ölüm, parçalara ayrılmaktan, örgütsüzleşmekten başka bir şey değildir. Ölüme, yani entropiye karşı koymak ancak dışarıdan madde, enerji ve enformasyon alışverişiyle olanaklıdır.

Fizikçisi Henri Bénard’ın keşfettiği, Bénard hücreleri denilen basit bir deney, kendini dengeden uzakta örgütlemeyi daha açık hale getirebilir. Kavanoz kapağı gibi bir kabın içerisine, sığ denecek düzeyde sıvı yağ koyup alttan ısıtalım (Şekil 22).

user posted image

Şekil 22: Rayleigh-Bénard Kararsızlığı.

Sıvı başlangıçta denge durumundadır. Sıcaklığı sabit bir şekilde azar azar arttırıyoruz. Yukarıdaki çoğalma oranımızın yerine, burada sıcaklık derecesi denetleyici parametre oluyor. Düşük sıcaklıkta, aşağıdan yukarıya ısı akışı herhangi bir metalde olduğu gibidir: Sıvı hareketsiz kalır, ısı sadece iletimle aktarılır. Sıcaklığı arttırdıkça sıvının dengesini bozulmaya başlar. Yüzey ile dip sıcaklıkları arasında kritik bir fark oluştuğunda şaşırtıcı bir olay meydana gelir. Moleküller bireysel davranmaktan vazgeçip örgütlü eyleme girişirler. Aşağıdaki moleküllerin, ısı farkını azaltacak şekilde topluca yukarı doğru, yukarıdakilerin topluca aşağı doğru dönüp durduğu ısıl konveksiyon (taşınım) başlar. Yukarıdaki döner çekicimiz gene karşımızda. Tahmin edeceğiniz gibi, moleküller bir kararsızlık noktasının ardından sağa veya sola doğru dönmeye başlarlar.

Sıcaklığı biraz daha arttırıp denge biraz daha bozulursa, yine kritik bir değerde, yüzeyde petek biçimli hücreler oluşmaya başlar. Sıcak moleküller hücrelerin merkezinden yükselirken, soğuk olanlar hücre duvarlarından aşağı iner. Merkez açılır, konveksiyonu sürdüren iki çevrim, yani torus oluşur. Oluşan örüntü, kristal yapılardan kökten farklıdır; kendini korumak için sürekli bir dış takviyeye ihtiyaç duyar. Sıcaklığı belli düzeyde tutmazsanız, kendini koruyamaz. Kimyacı Ilya Prigogine, dengeden uzakta oluşan bu tür oluşumlara “harcayıcı yapılar” diyor [Prigogine, I. 1996 Kesinliklerin Sonu. Sarmal Yay].

Lojistik haritamızla benzerlik bu kadarla kalmıyor, sıcaklık arttırıldıkça hücre sayısında çatallanmalar meydana geliyor, yeni örüntüler oluşuyor. Süreç tanışık olduğumuz çift çatallanmalarla (tek yol değilse de) türbülansa, kaosa ilerliyor. Sistem bütün bu süreç boyunca, sadece dışarıdan aldığı ısı enerjisiyle, kendini örgütleyerek karmaşık örüntüler meydana getiriyor.

Konveksiyon dünyanın ısı düzeninin temel süreçlerinden biridir. Evrenin uçsuz bucaksızlığı içerisinde güneşi, Bénard deneyindeki ısıtıcıya benzetirsek dünya dev bir harcayıcı yapıdır. Sisteme giren enerji düzeyi ile harcanıp atılan enerji arasındaki fark, yaşayan tüm canlı ve cansız harcayıcı yapıların kendi kendilerini örgütlemelerini sağlayan güçtür. Her şey düzensizleşme eğilimindedir. Yalıtılmış her sistem dağılır; iç enerjisini tüketir, ölür. Yok oluş çevreyle alışveriş sürdükçe, akış devam ettikçe engellenebilir. Bu anlamda dengeden uzak yapılar, dengesizlik sürdükçe meydana gelir. Başka bir anlatımla, dengesizlik, dengeden uzak yapıların varoluş koşuludur.

Varoluş, denge ve dengesizliğin, istikrar ve sapmanın, düzen ve düzensizliğin birliğidir. Tam düzen de, tam düzensizlik de yok oluştur. Varoluş, ister hücre olsun, ister toplum; ister emek süreci olsun ister dostluk, sürekli düzensizsizleştirme halidir. Yaşamda kalmak için gerekli dayanıklılık ama aynı zamanda evrim için gerekli esneklik sadece bu sayede olanaklıdır.

user posted image

user posted image

Büyük sayılarda işlem gerektiren ancak bilgisayarla çizilebilecek bu fraktalı bir noktasından büyüttüğünüzde ilkiyle aynı karmaşıklıkta farklı bir görüntüyle karşılaşıyorsunuz. Bilgisayarınızın gücüne göre bunu sonsuzca yineleyebilirsiniz. Dörtgenleri izlerseniz ana şeklin yinelendiğini göreceksiniz. Basitte karmaşığı, sonluda sonsuzu, farklıda aynıyı, bu yolla tasavvur edebilirsiniz. Mandelbrot fraktalının matematiksel ifadesi kısacık bir formül: Zn = Zn-1  ^2 + C (Z karmaşık sayı).

07/02/2010 Posted by | Biyoloji ve Evrim, Felsefe, Fizik | Yorum yapın

Bilim ve ‘Darwin’in Tanrı’sı

http://www.radikal.com.tr/haber.php?haberno=179489&tarih=23/02/2006
R. Ömür Akyüz: Fizik profesörü

Yeditepe ve Boğaziçi Üniversiteleri öğretim üyesi ve Yeditepe Üniversitesi Eğitim Fakültesi Dekanı

Darwin tarafından geliştirilen evrim kuramı, kamuoyuna sunulduğu günden bu yana din-bilim tartışmalarının en önemli konularından biri haline geldi. Kavga, bugün başta ABD olmak üzere yaradılışçılarla evrimciler arasında hararetli biçimde devam ediyor.

Modern fen bilimi anlayışı, kuramların/yasaların doğruluğu değil, geçerliliğinden söz eder. Din ise mutlak doğruları zorlar, hükümlerinin yanlışlanabileceğinin düşünülmesi bile ‘hezeyan’dır

Radikal’in sayfalarında sık sık bilim-din içerikli haber ve yorumlar çıkmakta. Genellikle konu toplumsal açıdan ele alınmakta. Bu yazıda ben konuyu fen (çünkü bu bağlamda ‘fen bilimleri’ söz konusudur) açısından ele almak istiyorum. Önce şunu hatırlatayım, ‘doğa yasaları’ mutlak düşünce ürünü olmayıp, doğadan okunabilenlerden süzülen, ‘yanlışlanabilmeye açık’ özetlerdir.

Modern fen bilimi anlayışı, kuramların/yasaların doğruluğundan değil, geçerliliğinden söz eder. Kuram doğaya uygunluk gösterdiği çerçevede geçerlidir. Yeni bir olayın gözlenmesi, kuramın/yasanın geçersizliğini göstermişse artık geçerlilik sınırı belirlenmiştir. Daha kapsamlı, bu yeni olayı da açıklayabilecek, gözlenmemiş yenilerini de önsöyebilecek bir kuramın geliştirilmesi ile bir adım daha atılır. Eğer önsöyümler deneylerle gerçeklenirse Nobel ödülü gelebilir; yok gerçeklenemezse çöpe. Bunlar kimi zaman hemen, kimi zaman da sonraları yararlı ya da zararlı uygulanma alanı bulurlar; bu ise geçerliliği perçinler. Din ise mutlak ve kesin doğruları zorlar ve tam evrensellik gerektirir; tek dayanağı inançtır (ve tabii ki ölüm). Din hükümlerinin yanlışlanabileceğinin düşünülmesi bile hezeyandır.

Merak unsuru

Fen doğanın neden öyle olduğunu merakla araştırırken birçok olguya matematikle ifade edilecek yanıtlar buldu; bu yanıtların tümünü tek bir temel sebebe henüz bağlayamadı; ama bağlayabildikleri, varılabileceğine kuvvetli umut. Varılırsa buna ‘Tanrı’ denilebilir. Ama artık temel sorun da ortak: Bu tek temel sebep neden öyle?/Tanrı neden var, nasıl var oldu? Temel sebep bulunduğunda eğer kendi varlığını da açıklayabilecekse belki buna Tanrı denilebilir. Tanrı’nın nasıl var olabildiğine ilişkin, ‘inanç’ dışında bir dayanak ve nesnel kanıt göremiyorum. Bunu aşağıdaki sözler çok güzel ifade ediyor:

“Benim fene ilgim sadece âleme ilişkin bir şeyler bulmaktır… Bunları araştırmaya girişirken ne yapmaya uğraştığımızı, yanlızca daha çok şey bulmaktan öte önceden kararlaştırmamalıyız

… Hasılı, evrenin bütünüyle olan ilişkilerimiz üzerine kurulan özel öykülere inanamıyorum, çünkü bunlar bana fazla basit, fazla ilişkilenmiş, fazla yerel, fazla taşralı görünüyor

… Kuşku ve belirsizlikle yaşayabilirim. Bana öyle geliyor ki bilmeden yaşamak, yanlış olabilecek yanıtlardan çok daha ilginç.”

Richard Feynman (Nobel-Fizik, 1964), The Pleasure of Finding Things Out.

Evrim ve Tanrı’yı anlamak

“Açıkça söylemek gerekirse yaradılışçılar Tanrı’yı hep karanlıklarda arayageldiler. Biz neyi bulamamışsak ve de neyi iyice anlamamışsak bu onların ilahi inançları için en iyi, hatta yegâne kanıt olmakta. Bir Hıristiyan olarak, bu mantıktaki kusuru özellikle sıkıntı verici buluyorum. Bu bize yalnızca bilgi edinmeden korkmayı öğretmekle kalmıyor, aynı zamanda da Tanrı’nın yalnızca anlamanın gölgeliklerinde yerleşik olduğunu öneriyor.

…Bir fen bilimci olarak size yeni kanıtlarımın, devrimcil verilerimin, dengeyi şu ya da bu yöne doğru bozacak, doğaya yönelik nefes kesici bir sezgimin olduğunu söyleyemem; ama inançlı bir kimseye söyleyeceğim şeyler var: evrim biyolojisi en geleneksel anlamda bile çoğunlukla inanıldığı gibi bir engel değildir. Evrim pek çok bakımdan Tanrı’yla olan ilişkimizi anlamanın bir anahtarıdır.

Birinci sınıf öğrencilerine evrim biyolojisi dersi verdiğimde dersleri genellikle evrim kuramının ekonomiden dine kadar diğer alanlara olan etkisi üzerine birkaç sözle bitiririm. Bu sırada da gerektiği gibi anlaşıldığında evrimin ne dine ne de maneviyata karşı olduğunu anlatmanın bir yolunu bulurum. Öğrencilerin çoğu bu duygularımdan etkilenmiş görünürler

… Her zaman birkaç öğrenci beni sıkıştırmak için dersten sonra dosdoğru sorar: ‘Tanrı’ya inanıyor musunuz?’ Ben de ‘Evet!’ derim. ‘Peki, nasıl bir Tanrı’ya?’ Yıllar içinde bu soruya tam bir yanıt bulmak için çok çabaladım. Ama en sonunda buldum: ‘Darwin’in Tanrısı’na!’”

K. Miller (biyoloji profesörü)Finding Darwin’s God/Darwin’in Tanrısı.

Kurallar kitabı

“…Doğada keşfedebileceğimiz, bize Tanrı’nın becerilerine ilişkin özel bir seziş verebilecek bir şeyler olsaydı bunlar doğanın ötesi olmayan yasaları olurdu. Bu yasaları bilince de yıldızları, taşları ve başka her şeyi yöneten kurallar kitabı elimizde olacaktır. Dolayısıyla S. Hawking’in doğa yasalarına ‘Tanrı’nın zihni’ demesi çok doğal. Bir diğer fizikçi, C. Misner aynı dili fizik ve kimyanın bakış biçemlerini karşılaştırırken kullanmıştı: ‘Organik kimyacı ‘neden doksan iki element vardır ve bunlar ne zaman oluşmuştur?’ sorusuna, ‘Komşu ofisteki kişi bunu biliyor’ diyebilir. Ama bir fizikçi, ‘Neden evren belli fizik yasalarına uyuyor da başkalarına değil?’ sorusu sorulduğunda ‘Tanrı bilir’ diye yanıtlayabilir.” Einstein bir keresinde asistanı E. Strauss’a ‘Bana asıl ilginç gelen şey âlemi yaratırken Tanrı’nın başka tercihi olup olmamasıdır’ demişti. Bir başka seferinde ise, fizik etkinliklerindeki ereği ‘Yalnızca doğanın nasıl olduğunu ve işlemlerinin nasıl yürütüldüğünü bilmek değil, aynı zamanda neden doğanın böyle olup da başka türlü olmadığını bilmek gibi ütopik ve görünüşe göre iddialı bir ereğin olabildiğince yakınına erişmek olarak betimlemişti… Böylelikle insan, Tanrı’nın kendisinin bu bağlantıları gerçekte var olandan hiçbir şekilde farklı olarak düzenleyemeyeceğini, söz gelişi deneyimleriyle anlar.

.. Bu, bilimsel deneyimlerin Prometeusçul öğesidir

… Benim için, bilimsel çabaların özel büyüsü buradadır.’ Einstein’ın dini öylesine muğlâktı ki sanırım bunu ‘söz gelişi’ deyimiyle bir mecaz olarak ima ediyor. Hiç kuşkusuz, fizik çok temel olduğu için bu mecaz fizikçiler için doğaldır. Teolog P. Tillich bir keresinde bilim kişileri arasında yalnız fizikçilerin ‘Tanrı’ kelimesini utanç duymadan kullandıklarını belirtmişti. Kişinin dini ne olursa olsun ya da olmasın doğanın ötesi olmayan yasalarından Tanrı’nın zihni olarak söz etmek karşı koyulamaz bir benzetimdir.

…Bu hava içinde bana öyle geliyor ki ‘Tanrı’ sözünün bir yararı olacaksa bu bir ilgi gösteren, gözeten Tanrı; yaratıcı ve yasa verici, yalnızca doğanın ve evrenin yasalarını değil aynı zamanda iyinin ve kötünün de ölçütlerini ortaya koyan, eylemlerimizi gözeten, kısacası tapınmamıza uygun bir şey olmalı

… Bilim kişileri ve başkaları kimi zaman ‘Tanrı’ sözünü öyle soyut ve ilişkilenmemiş şekilde kullanır ki O artık doğa yasalarından pek ayrılamaz. Einstein bir keresinde, ‘Kendisini varlığın düzenli uyumluluğunda gösteren, Spinoza’nın Tanrı’sına inanıyorum, insanların eylem ve yazgılarını gözeten bir Tanrı’ya değil’ demişti. … Yaşam da gizemsizleştirildi

… Bu, dinsel duyarlılıklar üzerinde fen bilimlerindeki herhangi bir keşiften çok daha fazla etki yapıyor. En uzlaşmaz itirâzları doğurmayı, fizikteki ve astronomideki keşiflerin değil de biyolojideki indirgemecilikle evrim kuramının sürdürmesi şaşırtıcı değil.

…Modern evrim kuramı ile bir gözeten Tanrı’ya inanış arasındaki bağdaşmazlık bana pek mantık işi olarak görünmüyor insane, Tanrı’nın yasaları ortaya koyup evrim mekanizmasını harekete geçirdiğini hayal edebilir ama yaradılışın dengesinde gerçek bir bağdaşmazlık var. Ne de olsa din sonsuz derecede önbilinik ilk sebepler üzerinde kurmaca yapan erkek ve kadınların zihinlerinde değil, bir gözeten Tanrı’nın sürgit müdahalelerini özleyenlerin yüreklerinde doğdu.

…Doğada hâlâ, açıklayamadığımız sayısız şey var, ama onların işleyişini yöneten ilkeleri bildiğimizi sanıyoruz. Günümüzde gerçek bir gizem bulmak için kozmolojiye ve elemanter parçacıklar fiziğine bakmak gerekir. Bilimle din arasında bir uyuşmazlık görmeyenler bilmeli ki bilimin yerleştiği topraklardan dinin geri çekilişi neredeyse tamamlanmış durumda. Bu tarihsel deneyimden hükmederek tahminim, doğanın son yasalarında güzellik bulacağımız halde sanırım yaşam ya da akıllılık için özel bir konum bulamayacağız. Daha da kuvvetli olarak değer ya da ahlâk için hiçbir ölçüt bulamayacağız. Böylece, bu gibi şeyleri gözeten bir Tanrı için hiçbir ipucu da bulamayacağız. Bunları başka yerlerde bulabiliriz, ama doğa yasalarında değil.

…J. Wheeler şu olgudan etkilenmişti: kuantum mekaniğinin standart Kopenhag yorumuna göre bir fiziksel sistemin konum, enerji ya da momentum gibi niceliklerinin kesin değerleri olduğu, bu nicelikler bir gözlemcinin düzeneğinde ölçülene dek söylenemez.

… Fizikçiler kuantum mekaniğine bir diğer bakışı, yani laboratuar ve gözlemcileri de -atomlar ve moleküller gibi ve hiç bir gözlemci olup olmamasına ciddî olarak dayanmayan yasaların güttüğü- bir dalga fonksiyonu cinsinden betimleyen gerçekçi bakışı yeğliyor.

…Tabii ki çoğu kişinin Tanrı hakkında bilgi edinme beklentileri her halde bilimdeki keşiflerden değil.

.. Kendi dini deneyimleri olduğunu sananlar bu deneyimlerinin niteliğini kendileri tartmalıdır. Ama dünyadaki dinlere bağlı olanların büyük çoğunluğu kendi dînî deneyimlerine değil başkalarının deneyimi olduğu sanılan vahiylere dayanıyor. Bunun, bir kuram fizikçisinin, başkalarının yaptığı deneylere dayanmasıyla aynı şey olduğu düşünülebilir ama çok önemli bir ayrım var. Binlerce fizikçinin sezgileri, fiziksel gerçekliğin ortaklaşa anlaşılmasına doyurucu (ama tamamlanmamış) bir şekilde yakınsarken, Tanrıya ya da dînî vahiylerden türemiş başka her şeye ilişkin savlar ise olabildiğince farklı yönlere uzanırlar. Binlerce yıllık ilâhiyât analizlerinden sonra dînî vahiylerin derslerinin ortaklaşa anlaşılmasına şimdi daha yakın değiliz.

… Yaklaşık birbuçuk yüzyıl önce M. Arnold kıyılardan suların çekilmesini dînî inancın geri çekilmesine benzetmiş[ti]. Doğanın yasalarında bir gözeten yaratıcı tarafından hazırlanmış, içinde insanların bir özel rol oynadığı bir plan bulmak harikulade olurdu.

… Akıl ve hoşgörü Batı’nın laik devletlerinde bile güvende değil. Târihçi H. Trevor-Roper, Avrupada büyücü yakılmasını sona erdirenin, bilim ruhunun 17. ve 18. yüzyıllarda yayılması olduğunu söylemişti. Aklı başında bir dünyayı sakınmak için gene bilimin etkililiğine dayanmak zorunda kalabiliriz. Role uyum sağlayan ise bilimsel bilginin kesinliği değil kesinsizliğidir. Fencilerinin, doğrudan laboratuar deneyleriyle incelenebilen olgulara ilişkin olarak tekrar tekrar fikir değiştirdiklerini görünce insan dinsel geleneğin ya da kutsal yazıların, insan deneyiminin ötesine geçen bilgilerine ilişkin savlarını nasıl ciddîye alabilir?”

Weinberg (Nobel 1979), ‘Dreams of a Final Theory’nin How About God?/Peki ya Tanrı? adlı bölümünden. Kitabın, TÜBİTAK’ın bana ısmarladığı çevirisi (‘Bir Ötesi Olmayan Kuram’ Düşleri) iki yıldır basılmayı beklemekte.

06/02/2010 Posted by | Biyoloji ve Evrim, Felsefe, Fizik | | Yorum yapın

Bilimsel yaratılış yanılgıları

Bulutsuz bir gecede gökyüzünü seyre daldığımızda, lacivert bir örtünün üstünde asılı gibi duran ve hiç hareket etmiyormuş izlenimi veren yıldızlar, gezegenler, uydular, takımyıldızları ve hatta, galaksiler… içimizde hayranlık duyguları uyandırır ve aklımıza bir yığın sorunun üşüşmesine neden olur. Bütün bu gök cisimleri nasıl meydana geldi? Bu akıl almaz boyutlardaki uzaklıklar nasıl oluştu? Bu evrenin boyutları ne? Kıyısı, köşesi; başı ve sonu var mı? Sonsuzluğa mı uzanıyor ? Peki sonsuz ne? Eğer bir başı ve sonu varsa ondan önce ne vardı? Bu evren neyin içinde?

Bu soruların pek çoğu -ne yazık ki- yanıtsız kalmak zorunda. Bilimin gelebildiği noktada, bu soruların tümünü yanıtlayabilecek bilgiden yoksunuz. Karşımıza çıkan, orada burada karşımıza dikilen pek çok bilgi ve açıklama da spekülasyon olmaktan öteye gidememektedir. Ne var ki, bilimin çağımızda katlanarak artan hızı, insanoğlunun önlenemeyen merak duygusuyla birleştiğinde karanlıkların aydınlanacağına ve bilinemeyen pek çok şey üstündeki örtünün aralanacağına inanmaktayım. Nerelerden nerelere geldiğimizi düşündüğümüzde bu inancımızı pekiştiren bir yığın tarihsel olguya da rastlamak mümkün.

Evrenin, galaksilerin, güneş sisteminin ve dünyamızın milyarlarca yıllık geçmişiyle karşılaştırıldığında insanoğlunun on bin yıllık bir mazisi olduğunu unutmamak gerek. Modern bilimin ortaya çıkıp gelişmesinin tarihi ise yüzelli-ikiyüz yılı anca geçmekte…Her şey dün gibi aslında. Bütün o geride kalan milyarlarca yıllık serüvene baktığımızda, herşey bir saniye içinde olmuş gibi.Düşüncelerimizi, inançlarımızı, değer yargılarımızı oluşturan , o kanıksanan dünyanın ötesinde bir mikro ve bir de makro dünyanın olduğunu anlamamız ve o sonsuz küçükle sonsuz büyük arasında bir bağlantı kurmaya çalışmamız, sanki dün gibi…Bütün bunlara: insanın uzay yürüyüşünün başladığı elli altmış yıllık zamana ve ondan sonra ortaya çıkan gelişmelere, düşünce sistemimizdeki değişimlere baktığımızda… umutlarımızın artmaması için hiç bir neden de ortada görünmemektedir.

Ancak, insanlığın uygarlık serüveninin de kolay geçmediğini, bu gelişmenin inanılmaz acılarla, işkencelerle,sürgünlerle, ölümlerle dolu olduğunu da unutmamak gerekir. Her yeni gelişme; statüko savunucuları, bilim düşmanları, karanlıkları ve kendi kişisel konumlarını korumak isteyen bağnaz ve tutucu kesimler…- özellikle dinsel çevreler tarafından engellenmek istenmiş ve insanlık büyük bedeller ödemek zorunda bırakılmıştır. Bruno kitaplarıyla birlikte diri diri yakılmıştır. Galileo ev hapsinde tutulmuştur. Darwin bir insanın yaşayabileceği en büyük hakaret ve aşağılamalarla karşılaşmıştır.

Bilimi, bilimsel öngörüleri, düşünceyi, düşünen insanları tarihin her döneminde yasaklamak, yok etmek isteyen bağnaz düşünce bugün de bulabildiği her yolla, kullanabildiği her fırsatla kendi safsata ve hurafelerini yayma eğilimi içindedir.Yine dinsel çevrelerin etrafında kümeleşen, geniş maddi olanaklarla donanmış bu bağnaz kesim aralarına aldıkları sözde bilim adamları ve dünyanın her köşesinde bulabildikleri yandaşları ile birlikte, çağın getirdiği teknolojik ve bilişsel olanaklarla, bugün de saldırılarını sürdürmekte; bilim dışı söylemlerini bilimin içine sokmaya çalışmaktadırlar.Tarihin her döneminde, bilime karşı sürdürdükleri mücadelede uğranılan her yenilgi, yeni (!) söylemleri birlikte getirmiş ve savundukları hurafelerin önüne veya arkasına çeşitli isimler takarak yeni görünümlere bürünmüşlerdir. Açıktan açığa yapılan bilim düşmanlığının sonuçsuz kalması hurafeliğin, bağnazlığın ve bilim-dışılığın bilim maskesi altında yayılması çabalarını doğurmuştur.

Bunun en son örneğini 1965 yılında ABD’de Kansas eyaletinde görmekteyiz. Tutucu Protestan kilisesi, burada bir yerel mahkemede açtığı davayı kazanarak, tarihin en önemli ve tartışmasız en açıklayıcı kuramı olan evrim kuramının ders kitaplarından çıkartılması kararını almıştır. Bundan güç ve destek alan bağnazlık, dünyanın her yerinde karşı atağa geçmiş ve yine dünyanın bütün bu gelişmişlik düzeyine rağmen, bilimin ulaşamadığı kitleler üzerinde etkili olmaya çabalamıştır. Ülkemizde de ne yazık ki bu hareketin uzantılarını görmek mümkündür.

Yaratılan izlenim, savunulan düşünce, insanın ve evrenin bilim yoluyla anlaşılamayacağı üstünedir… Açıkça bilime karşı koyamayanlar, yeryüzü halklarının en yumuşak karnı olan din ve inanç olgusunu sömürerek taraftar bulma ve kamuoyu yaratma çabası içindeler.Bu çabanın ardında bilime sızma niyetleri vardır. ABD’de Birleşik Amerika Başkanı’nın da istekleri doğrultusunda bilim karşıtı görüşlerin okullarda evrim kuramı ile birlikte okutulmasını istemekteler. Ülkemizde ise gazetelerden öğrendiğimize göre Evrim Kuramı’nın müfredattan çıkarılması çalışmaları yapılmakta; yine gazetelerden öğrendiğimize göre siyasal iktidar “yaratılış kuramının” Bilim Ve Teknik dergisinde evrim kuramı ile birlikte yayınlanmasını istemektedir. Bütün bu olan biten karşısında dünyanın her yerindeki bilim akademileri, bilim kurulları, üniversiteler …imza kampanyaları düzenlemekte, bildiriler yayınlamakta ve bu konudaki görüşlerini çeşitli kitapçıklarla kamuoyuyla paylaşma çabası içine girmektedir.Yüzlerce yıldır bilime, evrime ve Darwin’e yönelen bu saldırı kampanyaları yine sonuçsuz kalacak, bilim, içine sızmaya çalışan bağnazlığın gelişmesine izin vermeyecektir. Bilim ve Teknik dergisi yetkililerinin verdiği yanıt gibi:

“Evrimi reddetmek bilimi reddetmek demektir, yaradılış ise bilimin değil inançların konusudur.”

Bulutsuz bir gecede gökyüzünü seyre daldığımızda, lacivert bir örtünün üstünde asılı gibi duran ve hiç hareket etmiyormuş izlenimi veren yıldızlar, gezegenler, uydular, takımyıldızları ve hatta galaksiler, içimizde hayranlık duyguları uyandırır ve aklımıza bir yığın sorunun üşüşmesine neden olur.Her soru bir başka soruyu kovalar. Her soru alınması gereken uzun bir yol olduğunu hatırlatır. Ama insanoğlu içinde var olan bu merak duygusunu, bu anlama çabasını yitirmedikçe çocuklarımızın çok daha aydınlık bir dünyada yaşayacaklarını düşünüyürum. Böyle umuyorum. Yeter ki kolay çözümlerden, akla gelebilecek ilk yanıtlardan kaçınmayı öğrenelim.

ABD’de başlayan ve ülkemizde de yaygınlaşma belirtileri gösteren evrim karşıtlığının karşısına dikilmek sadece üniversitelere, bilim kurullarına ve bilim adamlarına bırakılmayacak kadar önemlidir. Bilim toplumu olma yolunda adımlar atan, geri kalmışlığın aşılması yönünde ilerlemeye çalışan ülke insanımız, bütün dünya halkları gibi daha özgür bir insanlığın parçası olmayı haketmektedir. Bu uğurda herkesin elinden gelen çabayı göstermesi gerektiğini düşünüyorum. Bu ülkedeki yurtsever, aydın insanların temel görevinin bilim toplumu yaratabilme çalışmalarına katkı vermek olmalıdır. Kör karanlık bu topraklar üzerinde bir daha asla yeşermemelidir, çünkü.

Bilimin şaşmaz ışığı, yolumuzun üstündeki karanlıkları er geç aydınlatacaktır.

Evrim kuramına karşı çıkan dinsel-fanatik çevreler, yanlarına aldıkları birtakım sözde bilim adamları yoluyla sürekli aynı argümanları da kullanarak evrim kuramını eleştirmeye çalışmakta ve evrimin gerçekte olmadığını, herşeyin Tanrı iradesi ve müdahalesiyle olduğunu söylemektedirler. Kullandıkları argümanlar da -bilindiği gibi- Adem ile Havva, Adem’in kaburga kemiği, Cennetten Kovuluş, Altı Günde Yaratılış…vb…

Ama bu anlatımın bilim önünde tutunamayacağı anlaşıldığında, bugün söylem değişikliğine gitmişlerdir. 1900′lu yıllarda ABD’de mahkemelerin dinsel dogmalar okullarda öğretilemez kararı, bu tür yaratılış iddialarının en çok yaygın olduğu bir ülke olan Birleşik Amerika’da yeni söylem biçimlerinin doğmasına hurafelerin, bağnazlığın ve bilim dışılığın başka adlarla piyasaya sürülmesine neden olmaktadır.Yapılanların amaçsal olarak öncekilerden hiç bir farkı yoktur. Yine “evrim bunu açıklayamıyor” söylemleri, yine olasılık hesapları, bilimin gelişmesiyle ortaya çıkan “sözde gerçekler”(!) ve evrim kuramının çürütüldüğü masalı. Bilim adamlarının Darwinci görüşü terk ettikleri ve ortaya çıkan kanıtların Darwinci mekanizmaları yalanladığı masalları.. Bu yeni söylem, hiç kuşkusuz eskisine benzemeyen adlarla anılmalıydı ve öyle de oldu…Artık ortada Tanrı yok, akıllı tasarım var…Dizayn var…Bilimsel yaratılış var…( Böylece de bilimselliğin nerden kaynaklandığı nihayet yanıtlanmış oldu.)

Bu yeni (!) söylemin yeni yıldızı da ABD’li biyo-kimyacı Michael Behe’dir. Behe kısaca,biyolojik sistemlerin karmaşık bir yapı içinde olduğunu ve bu sistemlerdeki en küçük bir eksikliğin bile o sistemi işlemez duruma getireceğini ve dolayısıyla Darwin’in ortaya attığı doğal seçilimin karmaşık sistemlerde açıklayıcı olmadığını söylemektedir. Bu sistemlerin olsa olsa bir defada ve aniden ortaya çıkmış olmaları gerekmektedir. Behe bu düşüncesini de indirgenemez komplekslik olarak açıklamaktadır.Yinelemek gerekirse Behe ortaya attığı İndirgenemez komplekslik yüzünden karmaşık organların evrim geçirme şansının olmadığını, dolayısıyla-söylemese de-bir tanrı müdahalesiyle oluşabileceği imasında bulunmaktadır. Bunun adına da tasarım demektedir.

Behe’nin kullandığı bir örnek var: Bakterilerin kamçıları: Kamçı bakterinin hareket organı. Bakteride bu hareketi sağlayan mekanizmada çok kompleks bir yapıya sahip. Bu mekanizmada oluşabilecek bir değişiklik işlevsizliğe yol açmakta ve kamçı iş göremez olmaktadır.Öylese bu tür yapıların darwinci seçilimle oluşması mümkün değildir. O halde…bildiğiniz gibi: “Tanrı”. Behe buna indirgenemez komplekslik adını vermekte ve bu tür kompleks yapıların ancak bir defada ortaya çıkmış olması gerektiğini savunmaktadır.

Yine buna benzer örnek 18.yy.’da yaşamış Cambridge’li William Paley’den gelmişti. Paley de 200 yıldır yaratılışçıların bir türlü aşamadığı bir düşünceyi dile getirmişti:” Şayet açık bir arazide yürürken, yerde duran bir saat bulsam, bu saati oluşturan parçaların karmaşık yapıları ve onların bir araya getiriliş biçiminden, onun belli bir hareket etkisi yaratmak amacıyla imal edildiği sonucuna varabilirim.”.. Paley bu saptamasından sonra konuyu doğal ve karmaşık organlara getirmişti. Ve söylemek istediği o, ıssız dağ başındaki saati imal eden biri nasıl ki varsa bu organları, bitkileri, ağaçları ve insanı var eden de akıllı bir yaratıcı olmalıydı.Hep dillendirilen konu: Resim varsa onu yapan bir ressam da olmalıdır.

Canlılık bugün çok karmaşık bir nitelik kazanmıştır.Basit organizmaların milyarlarca yıldır “rastlantısal olarak” geçirdikleri evrim bu karmaşık dünyanın oluşumuna (canlılığa) yol açmıştır. Hücrenin ve insan organlarının karmaşık yapısına baktığımızda bütün bunların “tesadüf” eseri olamayacağı açıktır. Bir İngiliz görüşü vardır. Bir kaç yüz maymunu bir daktilonun başına koysak, bu maymunlar da daktilonun tuşlarına gelişigüzel vursa ortaya çıkabilecek bir Şekspir romanının oluşabilme ihtimali nedir? Buna benzer bir görüştü ve bu görüş de yine tasarımcılar tarafından dile gitirilir. Yanıt elbetteki sıfıra yakındır. O halde…Yine Tanrı…

Yaratılış; bilimseli, dizaynı ve tasarımıyla aşağı yukarı bu görüşler etrafında kümelenir. Her toplum bu düşüncelere kendine özgü mistisizm’i ekleyerek kendi dinini öne çıkarır. Ve sözüm ona bilimsel gerçekleri çürüttükleri iddiasında bulunurlar. Amaçları bu konularda kamuoyu yaratmak, etkili ve yetkili çevreleri bir şekilde baskı altına almak ve savunageldikleri hurafeleri bilim adı altında yaygınlaştırıp, eğitim sisteminin içine sarkmakdır.

Oysa, Behe’nin iddiaları kolaylıkla çürütülmüştür. Yıllardır dillerden düşmeyen “göz kompleks bir organdır, küçücük bir parçası eksik kalsa işlevsiz olur. İndirgenemez.”iddiaları bilim adamları tarafından açıklığa kavuşturulmuştur.. Ama yaratılışçıların amaçları bilim yapmak değildir. Ne kadar çok kişiyi kendi yanıma çekersem o kadar iyi mantığı yalanı, çarpıtmayı ve kandırmayı” mübah” kılmıştır. Bunun örneklerini internetteki yüzlerce malum sitelerde görebilmek mümkündür.

Oysa gerçek, Behe’nin söylediğinin tersidir.

“Bakterinin kamçısı onlarca farklı proteinden oluşan bir moleküler motordur. Kamçı burada hareketi sağlayan bir pervane görevindedir.Bu pervane bazı bakterilerde saatin çalışma yönü ya da tersi doğrultuda çalışarak hareketi sağlar. Bakterilerde kamçı protein genlerinde yapılan mutasyon çalışmaları ile sisteme ait belli genlerde meydana getirilen bazı bozuklukların kamçının çalışmasını durdurmadığı, ama bakterinin, kamçının sağa ya da sola dönüş yönünü düzgün ayarlayamadığı görülmüştür. Yani bu mutant bakterilerde kamçı iş görmekte ama organizma kendisinden çok etkin yararlanamamaktadır.”

Karmaşık olduğu ve bir parçası bile olmasa hareket edemeyeceği söylenen organ, yapılan bilinçli değişikliğe rağmen sağa sola gitmeye devam etmiştir.

Aynı konuyu göz örneğinde de irdelemek mümkündür. Bir gözün “…renk ayırımında iş gören ışık algılayıcı protein moleküllerinin genlerinde meydana gelen bir mutasyon nedeniyle, renk körlüğü olarak bilinen bir durum oluşur. Fakat bu mutasyondan dolayı yaratılışçıların iddia ettikleri gibi kişilerin görme işlevleri son bulmaz, sadece çevrelerindeki kırmızı ve yeşil renkleri algılayamazlar. Burada sormak gerekiyor; hani o kadar mükemmel bir tasarım olan göz, tek bir parçası dahi zaafa uğrasa işlevini yerine getiremezdi?”

Michael Behe’nin ortaya attığı İndirgenemez Komplekslik, çoktan İndirgenebilir Kompleks’e dönüştü. Darwin’in doğal seçilimi belirleyici unsurlardan biri olmaya devam ediyor. Bu konuda bilimin söylediği çok fazla şey var. Ama ne yazık ki bunlar yaratılış ya da tasarımcılara pek uğramıyor.Okumayan, incelemeyen bilim dışı çevrelerin varlığı da bunların ekmeğine yağ sürmekte. Daniken nasıl ki Tanrıların Arabaları seri kitaplarıyla insanların merak duygusuyla oynayıp onlarca yıl gündemden düşmediyse, Behe de, insanlığın yumuşak karnı olan din ve inanç konularına ses yönelterek uzun bir zaman gündemde kalmaya devam edecek, anlaşılan; Darwin’in Kara Kutusu en çok okunanlar listesinde ilk 100′e girdi bile…

Bakteri kamçısı ve göz olayına biraz daha değinmekte yarar var.İndirgenemez komplekslik yani kompleks organların doğal seçilimle adım adım, kerte kerte oluşamayacakları iddiası bilim çevreleri tarafından çoktan çürütüldüğü gibi ciddiye de alınmamaktadır, artık. Hayat bunun tersini gösteren organizmalarla doludur.

“…bakterilerden daha yüksek bir hücresel organizasyona sahip, ama bakteriler gibi tek hücreli olan bazı protozoonlar hareket etmek için farklı bir kamçı kullanırlar. Örneğin bunlarda kamçının hücreye bağlandığı kök bölgesinde, bakterilerdeki gibi bir motor yapı bulunmaz.Diğer bir ifade ile kamçı hareketi daha az karmaşık ( İNDİRGENMİŞ ) bir sistem ile yerine getirimektedir.Şayet bakterideki kamçı “akıllı” bir tasarımcının indirgenemez karmaşıklıkta bir eseri ise, böyle “motoru” bulunmayan bir kamçıya ne gerek vardı.”

Örnekleri arttırmak mümkün. Karmaşıklığın da indirgenebilir bir özellik olduğunu doğa bize söylemekte. Örneklerini karşımıza çıkarmakta. Yapay yollarla yapılan değişiklik bile “bu karmaşık yapının” indirgenebilir bir özellik taşıdığını bize kanıtlamaktadır. Yaratılışçılar tarafından çok sık dile getirilen bir konu olan gözün kompleksliği konusunda son bir söz:

…gözler yaşamın tarihinde birçok kereler evrimleşmiş olabilir.Aşamalar, (bugün yassıkurtlarda görülen) ışığa duyarlı retinula hücrelerinin oluşturduğu basit bir göz noktasından başlayarak, böceklerdeki ışığı odaklayan mercekleri bulunan ayrı ayrı ışığa duyarlı birimlere ve son olarak retina üzerine görüntüyü odaklayan tek mercekli göze kadar ulaşır.İnsanlarda ve diğer omurgalılarda retina, yalnızca ışığı algılayan hücrelerden değil, aynı zamanda görüntüyü analize başlayan birçok değişik tipte sinir hücresinden oluşur. Böyle basamaklı aşamalar yoluyla basit ışığa duyarlı organlardan görme için karmaşık sistemlere kadar çok değişik tipte gözler evrimleşmiştir.”

Söylenecek ne olabilir? Bir bilim kitabını, Beagle gemisinin kaptanı gibi sallayarak seslenmek gerek: “Bütün gerçekler burada yazıyor.”

İnsanlar istediklerine inanabilirler, oysa. İstedikleri inancı savunabilirler. Ama inandıklarını bilim diye yuttrma hakkına sahip olamazlar.

Yaratılışı savunan kişilerin her yerde dile getirdikleri bir başka argüman da rastlantı ve olasılık kavramlarıdır. Bilim adamlarının evrim kuramını anlatırken kullandıkları tesadüf ya da rastlantı kavramını dillerine dolamışlardır. Bu kadar kompleks yapılar şansla, tesadüfle, rastlantıyla olabilir miymiş? Ya da, bir hesap yapsak şu kadar amino asit, şu kadar protein şöyle bir bağ oluşturabilmesinin ihtimali neymiş? Bir insan vücudundaki hücre sayısının bu şekilde oluşabilmesi için o ingiliz maymununun kaç defa daktilo tuşlarına basması gerekecek? Şansla, tesadüfle, rastlantıyla böyle karmaşık bir varlığın oluşabilme ihtimali nedir? Sıfır gibi mi gözüküyor? Sıfır mı?

Bir öğlen vakti, boynunuza Galatasaray atkınızı takıp Ali Sami Yen stadına gidiyorsunuz. Elinizde kapalı bileti var. Numaralı trübünün ortalarında da bir AMAÇSIZ silah pusuya yatmış, tribünlerin dolmasını bekliyor. Siz yürüyorsunuz. Onbinlerce insanla birlikte, köfte ekmeğinizi de alıp kapalı trübündeki yerinizi alıyorsunuz.Bütün tribünler dolduktan sonra maçın başlamasına yakın o AMAÇSIZ silah ateşleniyor ve siz vuruluyorsunuz. O tribünlerin on bin kişi kapasiteli olduğunu varsaydığımızda, bu konu olasılık hesabına göre nasıl yorumlanabilir? O kör kurşunun size isabet etme olasılığı kaçtır? Onbinde bir mi? Tribün çok daha kalabalık olsaydı, yirmi bin, otuz bin, elli bin, yüz bin…O kurşun yine kafanızda patladığında bu olasılık yüz bin de bir mi olacaktı?

Elinizde köşeli zar var. Yeşil çuhalı bir masanın üstüne yuvarladığınızda altı gelebilme ihtimali nedir? Altıda bir mi ? Elinize iki tane zar alsanız, attığınızda altıda altı gelme olasılığı nedir?. Elinize üç tane zar alsanız, yuvarladığınızda üçünün birden altı gelebilme ihtimali nedir. Hiç kuşkusuz her seferinde olay biraz daha zorlaşmakta ve ihtimal hesaplarına göre olasılık derecesi azalmaktadır. İşi daha da zorlaştıralım. Bu üç adet köşeli zarı fırlattığımızda, bu zarların üçünün de köşesinin üzerinde durma ihtimali nedir? Sıfıra yakın mı, Sıfır mı?

Evrimin bir amacı yoktur. Milyarlarca yıl boyunca madde, insanı meydana getirmek için değişip dönüşmedi. Madde değişim ve dönüşüm olduğu için bunu yaptı. Amaçsız yaptı. Hiç bir amacı yoktu. Amacı milyarlarca yıl sonra oluşacak dünya adlı bir gezegende, insanoğlunu ortaya çıkarmak değildi. Dünya evrendeki milyarlarca gezegenden biri …Sadece Samanyolu ‘muzda 200 milyar yıldız ve bu yıldızların pek çoğunda gezegen sistemleri var .200 milyar yıldızın en az 150 milyarında ortalama yedili gezegen sistemi var olduğunu varsayarsak 150milyar x 7=1.050.000.000.000 yapar. Ortalama bir trilyon gezegen…Sadece bizim galaksimizde, üstelik. Evrendeki iki yüz milyar galaksiyi ve bunların sahip olduğu gezegenleri de işin içine soksak, evrendeki gezegen sayısının iki yüz milyar çarpı bir trilyon gibi bir gezegen sayısına ulaşmış oluruz. Evet, başlangıçtaki hidrojen atomunun evrim geçirirken meydana getirdiği bu kadar sayıdaki gezegenlerden hayatın dünya adındaki bir gezegende ortaya çıkması şanstı, tesadüftü. rastlantıydı. Aynı şey canlılığın evrimi içinde geçerlidir. Ortaya çıkan ilk molekül fiziksel ve kimyasal süreçlerle değişip dönüşürken hiç bir amacı yoktu. O çok karışık , çok kompleks dediğimiz canlı türlerini oluşturmak için hareket etmiyordu. Basit molekül daha karmaşığa yöneliyordu. Sadece bunu yapıyordu. Sadece kendini organize ediyordu. Amacı yoktu. Amacı canlılığı oluşturmak, insan denilen varlığı ortaya çıkarmak değildi. Madde böyle davranıyordu, çünkü. Mekanizma böyle işliyordu.

“…çakıl taşlarıyla dolu bir kumsalda dolaşırken, çakılların gelişigüzel dağılmadığını fark edersiniz. Küçük çakıllar diğerlerinden ayrı bir kuşak oluşturmuşlardır. Büyük çakıllar ise ayrı bir kuşak şeklinde dizilmişlerdir. (…) Dalgaların düzenli bir AMACI, tertipli bir ZİHNİ yoktur; aslında zihni yoktur. Dalgalar çakılları sadece oraya buraya sürükler. Bu işleme büyük çakıllar ve küçük çakıllar ayrı ayrı tepki verirler ve kumsalın farklı farklı yerlerinde toplanırlar. Düzensizlikten bir miktar düzen ortaya çıkmış”…tır

Basit molekül daha karmaşık moleküle evrilirken bu sadece yeryüzünde olabilen milyarlarca kombinasyonlardan biriydi…Birini yapıyor,birini bırakıyordu… Olmayınca terk ediyordu, oluncaya kadar deniyordu.Her başarısızlık yeni deneyimler kazanmasına neden oluyordu.; bir sonraki aşamada yine deniyordu.Yine milyarlarca kombinasyonlara giriyor, o anki koşullara uyabilenler ( doğal seçilim) devam etme hakkı kazanıyordu. Uyamayanlar yok oluyordu. Hayat böyle gelişti. Hiç bir amacı olmadan el yordamıyla,deneyerek, geniş zik-zaklar çizerek, zaman zaman yok olarak,( yeryüzündeki bu geniş çaplı yok oluşun sayısı üç ya da dörttür.) Canlılık hala değişmektedir. Hiç bir amacı olmadan değişmeye devam etmektedir.Doğayı harap ettiğimiz için pek çok tür hala yok olmaktadır.

Evrim kendi kendini organize etmektedir.

06/02/2010 Posted by | Biyoloji ve Evrim, Felsefe | Yorum yapın

Akıllı Tasarım: Bilim mi din mi?

Akıllı Tasarım (AT) hareketinin neyi savunduğunu, hangi iddialarda bulunduğuna geçmeden önce bu hareketin kökenleri, nasıl ve ne zaman ortaya çıktığıyla ilgili biraz bilgi vermek istiyorum.

Akıllı Tasarım hareketi, merkezi ABD’de Washington eyaletinin Seattle şehrinde bulunan DI (Discovery Institute yani Keşif Enstitüsü)’nin CSC (Center for Science and Culture yani Bilim ve Kültür Merkezi) bölümünü tarafından ortaya koyulmuştur. DI, 1990 yılında Hristiyanlığı savunma amacıyla, kâr amacı gütmeyen bir düşünce (think tank) kuruluşu olarak kurulmuştur. CSC bölümü ise 1996 yılında Akıllı Tasarım hareketiyle ilgili araştırmalar yapmak ve yayılmasını sağlamak amacıyla kurulmuştur. CSC’nin kısa ve uzun dönemli planlarını ve hedeflerini anlatan Kama Belgesi (Wedge Document)’nde Kama Stratejisi anlatılıyor. Bu belgede temel hedef olarak şu iki madde yer alıyor:

To defeat scientific materialism and its destructive moral, cultural and political legacies.

To replace materialistic explanations with the theistic understanding that nature and human beings are created by God.

Türkçe’ye çevirmek gerekirse aşağı yukarı amaçlarını şöyle ifade edebiliriz:

Bilimsel materyalizmi ve yıkıcı manevi, kültürel ve politik mirasını yenilgiye uğratmak Materyalist açıklamaları, doğanın ve insanların Tanrı tarafından yaratıldığı teistik (tanrısal) anlayışı ile değiştirmek.

Ayrıca bu belgede temel hedeflerin dışında 5 yıllık ve 20 yıllık hedefler de koyulmaktadır. Bunların arasında Akıllı Tasarımın; “bilim dünyasında baskın olarak kabul gören bir teori haline getirilmesi”, “dini, manevi, kültürel ve politik hayatın içine iyice işlemesi” gibi bazı hedefler de mevcut. Daha ayrıntılı bilgi isteyenler bu Kama Belgesine buradan ulaşabilir. Bu arada bu stratejinin adının neden “kama” olduğunu merak edenler olabilir. Kama belgesinde bu şöyle açıklanıyor: “Materyalist bilimi dev bir ağaç kabul edersek stratejimiz bir kama gibi görev görmesi için tasarlandı. Bir kama görece küçük olmasına rağmen, en zayıf noktasına vurulduğunda bir ağaç gövdesini ikiye ayırabilir.”

Bu strateji belgesi DI’nın temel amacının bilimde hakim olduğunu söyledikleri materyalist bakış açısının yok edilmesi ve yerini dinsel, tanrısal bir bakış açısının alması olduğunu açıkça ortaya koyuyor. Burada materyalist bakış açısı olarak gördükleri şey aslında doğada olmuş veya olmakta olan olayların doğal sebepleri olması gerektiği görüşüdür. Bu görüşün yerine doğal olaylara doğaüstü açıklamalar getirilmesini yani ‘tanrı’ kavramının bilimin içine girmesini istiyorlar. Yani kısaca DI’nın temel amacı evrenin ve canlıların tamamının tanrı tarafından aniden yaratıldığı fikrinin bilim tarafından kabul edilmesidir. Bu fikilerin lise ve üniversitelerde öğretilmesi de bu hareketin en önemli ve kritik amaçlarından biridir. Ama önlerinde Birleşik Devletler Anayasa Mahkemesi’nin 1987 yılında yaratılış bilimine (creation science) karşı aldığı “belli bir dini inancı empoze etmeye yönelik eğitim yapılamaz” kararı bir engel teşkil etmektedir. Bu sebeple Akıllı Tasarım hareketini anlatırken ‘tanrı’ kelimesini kullanmamaya özen gösteriyorlar. İşte zaten bu sebeple hareketin adı ‘Akıllı Tasarım’dır. Bu tasarımı yapan şeye de ‘Akıllı Tasarımcı’ diyorlar ve bu tasarımcının tanrı olmak zorunda olmadığını söyleyerek yaratılışçılıktan farklı bilimsel bir hareket olduklarını göstermeye çalışıyorlar. Bu sayede Akıllı Tasarımın ortaokul, lise ve üniversitelerde öğrencilere anlatılmasını sağlamaya çalışıyorlar.

Of Pandas and People (Pandalar ve İnsanlar)

İşte bu noktada sahneye “Of Pandas and People” kitabı çıkıyor. Bu kitap ilk baskısı 1989, ikinci baskısı ise 1993 yılında yapılmış, okullarda biyoloji ders kitabı olarak okutulmak için yazılmış bir kitaptır. Kitabın içinde akıllı tasarım düşünceleri anlatılıyor. Canlıların bir anda bugünkü halleri ile ortaya çıktıkları ve akıllı bir tasarımcı tarafından tasarlandıkları anlatılıyor. 15 yıl boyunca bu kitabın okutulduğu birçok eyaletteki okullarda tartışmalar oldu. Bazıları bu kitabın okutulmasını kabul ederken bazıları tepkiler nedeniyle bu kitabı değiştirdiler.

Bu tepkilerin en büyüğü ise 2004 yılında Pennsylvania eyaletindeki Dover kasabasında bölge okul kurulunun “Of Pandas and People” kitabını referans kitap olarak onaylaması ve 9. sınıftaki öğrencilere okutmasıyla ortaya çıktı. Başını Tammy Kitzmiller’in çektiği 11 ebeveyn okul aleyhine dava açtı. Dava 26 Eylül 2005′te başladı. Davaya 2002 yılında George W. Bush (bilindiği gibi kendisi önemli bir AT destekleyicisidir) tarafından görevlendirilmiş olan Yargıç John E. Jones baktı. Davada 21 gün boyunca iki tarafın tanıkları da dinlendi (davadaki tüm ifadelere buradan ulaşabilirsiniz). Dava sırasında ilginç bazı şeyler ortaya çıktı. “Of Pandas and People” kitabınının basılmadan önceki taslakları davada delil olarak sunuldu. Kitabın önceki taslak versiyonlarının adları şöyle:

Creation Biology (1983)
Biology and Creation (1986)
Biology and Origin (1987)
Of Pandas and People (1987, yaratılışçı versiyonu)
Of Pandas and People (1987, akıllı tasarım versiyonu)
Tüm bu kitaplar incelendiğinde çok ilginç bir şekilde ‘yaratılış’ ile ‘akıllı tasarım’, ‘akıllı yaratıcı’ ile ‘akıllı tasarımcı’, ‘yaratma’ ile ‘tasarlama’ kelimelerinin yer değiştirdiği görülüyor. En son basılan versiyonların ise tüm ‘yaratma’, ‘yaratıcı’ gibi direk olarak dini çağrıştıran kelimeler ‘tasarlama’ kelimesi ve türevleriyle değiştirilmiş olarak karşımıza çıkıyor (bununla ilgili dokümanlara buradan ve buradan ulaşabilirsiniz).

Henüz davanın sonucu belli olmadan 8 Kasım’da Dover okul kurulu seçimi yapıldı ve AT yanlıları kurula seçilemedi. Böylece kuruldaki 9 kişiden tamamı AT yanlısı olan 8′i değişti. Daha sonra 20 Aralık 2005′te Yargıç Jones kararını 139 sayfalık oldukça ayrıntılı bir metin olarak açıkladı (açıklamanın tam metnine buradan ulaşabilirsiniz).

Yargıç Jones’un kararındaki bazı önemli noktalar şöyle özetlenebilir (aşağıdakiler tam çeviri değildir):

Savunma tanıklarının itirazlarına rağmen AT dini bir argüman olarak tanımlanıyor.Davadaki kanıtlar AT’nin yaratılışçılığın soyundan olduğunu göstermektedir. Davada elde edilen kanıtlar ezici bir şekilde AT’nin dini bir görüş,yaratılışçılığın yeniden etiketlenmiş hali olduğu ama bilimsel bir teori olmadığını göstermektedir. AT’nin bilim olup olmadığı sorusuyla da ilgilendik ve bilim olmadığı, kendini yaratılışçı yani dini seleflerinden ayıramadığı sonucuna vardık.

06/02/2010 Posted by | Biyoloji ve Evrim, Felsefe | Yorum yapın

KANITLAMA

Ne denli metafiziksel olursa olsun her önermeyi dogrulayici kanit bulma olanagi vardir; dahasi, getirilen kanitlar gözlemsel ya da deneysel olarak güvenilir de olabilir. Bir sav ya da kuramin bilimselligi dogrulanmaya degil, yanlislanmaya elvermesindedir. Üstelik istatistiksel korelasyonlar, yüksek de olsa, nedensel bir iliskiyi göstermez; olsa olsa öyle bir iliski için olasilik saglar. Aralarinda hiçbir iliski olmayan olgu kümeleri için bile kimi korelasyonlar kurulabilir.

Bir kuramin gerçek anlamda yoklanmasi, öndeyilerinin açik, seçik ve yalin bir dille ortaya konmasiyla; kuramin hangi gözlem sonuçlariyla yanlislanacaginin bastan bilinmesiyle olasidir.

Pek çok olay Tanri’nin varligina kanit olarak gösterilebilir. Ne ki, bu her hipotez için dogrudur. Önemli olan dogrulayici kanitlar bulmak degil, hipotezin ne gibi gözlemlerle yanlislanabilecegini önceden söyleyebilmektir. Oysa teologlar hiçbir zaman Tanri’nin varligina iliskin savin hangi gözlemler yapildiginda yanlislanabilecegini bize söylemis degildir.

Teolojik açiklamayi bir tek firça vurusuyla resim yapmaya benzetebiliriz. Tanri kavrami öylesine genis ve yüklü tutulmustur ki, açiklama kapsami disinda kalan hiçbir olgu gösterilemez. Bilimin ortaya çikisi, herseyi açiklayan bir kavramin aslinda hiçbir seyi açiklamadigi gerçeginin sezinlemesini beklemistir. Teoloji ileri sürdügü gibi evrensel dogrulari içeren bir bilim olsaydi, ona ters düsen yeni bir bilimin etkinlik kazanmasina olanak olabilir miydi?

Teolojik ögretilerin kusku, irdeleme ya da özgür tartismaya dayanma gücü yoktur. “Açiklama” diye ortaya konan a priori (gözlem yapilmaksizin dogru kabul edilen) ögretilerin sarsilmasiyla, onlara dayali egemenlik de yitirilir.

Teolojinin ‘dogrulari’ tekelinde tutma, insan düsüncesi üzerinde kurdugu egemenligi koruma kaygisi, bilim ile dinin çatismasindaki baslica etkendir.

05/02/2010 Posted by | Felsefe | Yorum yapın

Bilimin Kaynakları

Bilim Tarihi, Colin A. Ronan, sayfa 5-9.

Bilim, büyük bir entelektüel maceradır. Bilim yapmak için, gözlemler neticesi elde edilen delillere dayalı, sıkı bir disiplin ile şekillenmiş canlı ve yaratıcı bir hayal gücü gerekir. Doğaya bilim yoluyla meydan okuyabilecek kadar gelişmiş her medeniyette, bilim en iyi beyinleri kendisine çekmiştir. Çünkü bilim, her ne kadar gerekli olsa da, gerçekleri basit olarak bir araya getirmek değildir; bilim, bu gerçekler arasında kurulan mantık ilişkilerinden meydana gelen ve bir varsayım veya bir teori ortaya koymaya imkân veren bir sistemidir. Bu teori, formüllendirilmiş olduğu dönemin gelen bakış açısıyla yoğrulmuştur. Teori, mantıklı düşünmeye alışkın beyinleri cezbedecek kadar sağlam, ileride ortaya çıkacak deliller ışında gelişme ve düzeltmelere yer verecek kadar da açık olmalıdır. Böyle bir teori, bazen paradigma olarak da adlandırılır ve görüleceği gibi, zaman zaman birçok sebepten dolayı değişecektir. Eğer bu değişmeler, gittikçe daha karmaşık tecrübeler tarafından meydana getiriliyorsa; bilim, büyüyen ve genişleyen bir bilgi topluluğu haline gelir; fakat bu değişimler dini, felsefi, sosyal ve ekonomik sebepler meydana getiriyorsa, bilim tarihi, genel tarihin bütün dalgalanmalarıyla ilgilenmek zorunda kalır.

Bilim tarihini veya teorisini, büyü ile karşı karşıya gelemeden tartışmak mümkün değildir. Büyü, yalnızca belirli kişiler tarafından anlaşılabilen gizli bilgiler ile ruhlara olan inançların karışımından meydana gelmiş olan dünyaya bir cins bakış tarzıydı. Modern bilimin yanılmaz olduğunu ve mucizeler yarattığını düşünenler için büyüden bahsetmek garip, hatta kabul edilemez görünür. Bununla birlikte, doğa karşısındaki bu yaklaşımlar ilk bakışta tamamen farklı görünseler de, aslında bunların birçok ortak noktası vardır. Büyüyü esas alan bakış açısı, doğal âlem ile onun insanla olan ilişkisinin bir sentezini ifade etmenin meşru yoluydu. İlkel bir toplumda, bir büyücü, şaman veya büyücü hekim, yağmur yağdırmak için ayin yaparken, doğanın bir yönü ile diğer arasındaki ilişkiye -yağmur yağması ile ekinin büyümesi- inandığını ve insanın yaşayabilmesinin doğanın davranışına bağlı olduğunu anladığını göstermektedir. Büyücü, inan ile onu çevreleyen dünya arasında bir ilişki bulunduğunu kavramıştı; doğru yöntem uygulandığında, inan doğa güçlerine hakim olabilir ve onları kendi menfaati doğrultusunda kullanabilirdi.

En eski toplumlarda görülen ve bazı ilkel kültürlerde hâlâ yaşamaya devam eden büyünün temelindeki inançlar nelerdi? Büyü, genel olarak animistik bir doğa görüşüydü. Dünya, ruhlar ve onların gizli kuvvetleriyle doluydu ve bunlar tarafından idare edilmekteydi. Bu kuvvetler, hayvanlarda veya ağaçlarda, denizde veya rüzgârda gizlenmiş olabilirdi. Büyücünün görevi, bu kuvvetleri kendi amacına uygun olarak yönlendirmek ve ruhların işbirliğini sağlamaktı. Dua eder, büyü yapar, iksir hazırlardı; zira dünyayı etkileşimler ve cazibeler dünyası olarak görmekteydi. Bu görüş, etkileşim büyüsüne veya taklitçi büyüye götürebilirdi. Bu cins büyüde insanlar, bir hayvanın bazı özelliklerine sahip olmak için o hayvanın etini yiyebilir veya onlar gibi giyinebilirdi; avın başarılı geçmesi için onların yakalanmasını, ölümlerini taklit edebilirdi. Hayvan resimleri çizmek ve boyamak ve hayvan şekilleri yapmak, hayvanların güçlerini gövdelerinden çekip çıkaracak, onların zayıflamasını sağlayacak ve yakalanmasını kolaylaştıracaktı. Büyü âleminde, bağımsız nesnelerden çok ilişkiler önemliydi. Bu âlemin temelinde, insanın hayat ile çevresindeki şartlar arasında kurduğu karşılıklı ilişki vardı. İnsanı çevreleyen dünyada ise bütün kuvvetler kişileştirilmişti ve her şeyin belirli bir etkisi vardır.

Büyücü, doğadaki genel ilişkiler hakkında çok ince bir anlayışa sahip olabilirdi. Gerçekleştirdiği işlemler, bazen hatalı olsa da, çeşitli maddeler hakkında deneme ve gözleme dayalı bir takım bilgilerin toplanmasını sağladı. Örneğin, iksirlerin bileşimine giren maddeler, önceleri sihirli özelliklere sahip oldukları için seçilmiş olabilirdi; ancak zamanla, başarılar ve başarısızlıklar, hangilerinin gerçekten etkili, hangilerinin etkisiz odluğunu gösterecekti. Yavaş yavaş, pratik bilgiler bir araya toplanacak, bu bilgiler tecrübenin ışığı altında kullanılacak veya yorumlanacaktı. Öyle ki zamanla, büyücü, deney yapan araştırmacılar soyunca ilk sırayı aldı ve modern bilim adamının atası oldu; insan, kendi refahı için daha önemli adımlar atmaya yöneldiği zaman -örneğin sulama kanallarını inşa ettiğinde- bilinçli veya bilinçsiz olarak ruhlar dünyasındaki güçlerin doğa olaylarına doğrudan müdahalesini reddetti ve bunların daha ziyade işbirliği içinde olduklarını kabul eden süreci başlattı. Binlerce yıl boyunca bu iki yaklaşım yan yana, barış içinde yaşadı; daha sonra, insanın doğaya hükmetme teknikleri güçlendikçe, ruhlar dünyası, görevini yeniden belirlemek zorunda kaldı.

Eğer âlemin, ruhlar ve animistik güçler tarafından yönetilen bir etkileşimler âlemi olduğu düşünülürse, büyü temelli görüş, doğal âlemdeki olaylar arasında ilişki kurmak için uygun bir araçtı. Ancak eskiçağda Orta Doğu’da toplum geliştikçe, doğa olaylarının ayrıntılarına gösterilen ilgi, daha ‘sağlam’ bir bilgi şeklinin ortaya çıkmasına sebep oldu. Bu arada, büyü yavaş yavaş gözden düştü. Büyünün mistik özellilerini kişisel amaçlar doğrultusunda kötüye kullanılması, büyücülüğün doğmasın sebep olduğu gibi, kamusal gayeler doğrultusunda kötüye kulalnımı, güçlü bir rahip sınıfı yarattı, saf ve cahil insanları emellerine alet etti. Bu şekilde bir gerileme, sırası gelince, eski Yunan filozoflarını tamamıyla büyü dışı bir yaklaşıma yöneltti ve filozoflar böylece, Batı bilim kültürünün çekirdeğini teşkil edecek düşünce tarzını ortaya koydular.

Tarih öncesi (prehistorya) döneminde gerçek bilimin varlığını inkâr edenler vardır. Onlar için tarih öncesi tıbbı, cerrahisi ve teknolojisi tamamıyla pratiğe dayanır ve soyut temel ilkelerden yoksundur. Ancak büyü hakkında verdiğimiz bilgilerden, belirleyici bir temek doktrinin ve bir dizi temel ilkenin, tarih öncesi dönemde, gerçekten var olduğu açıktır. Bunlar, dünyada yalnızca görünen insanlar, hayvanlar, bitkiler ve mineraller bulunmadığını, fakat aynı zamanda, dünyanın görünmeyen ruhlar ve bunların kuvveleriyle dolu olduğunu ifade etmektedir. Bu kuvvetler yıldırım düşmesi, şimşek çakması, yer sarsıntısı veya seller sırasında herkes tarafından görülebilmekteydi. Hayvanlar ve insanlarda görülen bulaşıcı, öldürücü ve diğer hastalıklar, kötü ruhların etkilerinin birer delili olarak kabul edilmekteydi. Böylece, maddeler dünyasındaki doğal olaylar ile ruhlar dünyası arasında bağlantı kurulmuş ve her iki dünya ile ilgili yöntemler geliştirilmişti. Günümüzde bu temel ilkelerin bilimsel olduğu söylenemez, fakat ilkel zamanlarda böyle müdahalelerin önerilmesi rasyonel bir davranış sayılıdır. Bu ilkeler, insanlara karşılaştıkları çeşitli olayları açıklamak için uygun bir paradigma sunmaktaydı.

İlahi dünyanın, doğanın dünyasını etkilediği görüşü, geçerli görüş olurken, rahip veya rahip-büyücünün sahip olduğu bilginin bilimsel bir yönü de vardı. Din adamı, bir taraftan doğadan kaynaklanan bilgilere sahipken, diğer taraftan da tanrılara ulaşabilmekteydi. Bilim ile din arasında çatışma yoktu; her ikisi de gerçek dünyanın farklı yönlerini bağlamaya çalışmaktaydı. Tarih öncesi çağlardaki ve ilk medeniyetlerdeki bilim, doğaya ve ruhlara dayanan açıklamaların bir karışımıydı. Bu bilim, buradaki iki sebeple bilim olarak tanımlanmaktadır: Birincisi, gözlenen olayların arasında ilişki kurmada akılcı bir yol teşkil ettiği; diğeri ise, bazı gerçek ve doğru bilgileri, gözlem veya açıklamaları içerdiği içindir. Bu gözlem ve açıklamalar, yavaş yavaş birbirlerine bağlanacak ve günün birinde, büyü dışı bir görüş ortaya çıkacaktır.

Bilimin bekçileri oldukları için rahipler, Eski Mısır’da olduğu gibi, çok kez yönetimde söz sahibiydi. İleride göreceğimiz gibi, bilim birçok ülkede takvim ve tarım yılı ile sıkı sıkıya bağlantılıydı. Bu tip bilgiyi elde bulundurmak, yönetmelikler ve denetlemeler vasıtasıyla toplum üzerinde güç sahibi olmak demekti. Öyle ki, bazı bilim dalarına -örneğin astronomi- ait bilgiler, devlet sırrı gibi, çok sıkı saklanırdı. Benzeri bilgileri sır olarak veya başka şekilde elde bulundurmak, yüksek sosyal mevki işaretiydi. Bu durum, daha sonraki bazı toplumlarda, örneğin Yunan toplumunda, bilimin pratik, elle yapılan ve denemeye dayalı yönüne nazaran, onun entelektüel yönüne çok daha büyük önem verilmesine sebep oldu.

Geç Babil döneminde sezilmeye başlanan “yeni yaklaşım”ın özü neydi? Bu yeni yaklaşımın, yerini aldığı bilgiden -yalnızca belli bir grup tarafından anlaşılan ve elle yapılan işlemler neticesi elde edilen bilgi- farkı neydi? Bu yeni sentez, deneyimler arasında mantığa dayalı olarak kurulan karşılıklı ilişkilerden oluşmuştu; gizli ve doğaüstü unsurlara başvurmaksızın doğa olaylarını açılayan bir şema idi. Bu yeni görüş, ileri varlıkların müdahalesini reddetmekteydi. Yıldırım, Marduk’un ilahi hiddetinin bir belirtisi olmayıp, doğaüstü güçlerin katkısı olmadan etki yaratan “görünmez bir kuvvet”in sonucuydu. Yeni görüşün taraftarları ateist olmakla suçlanmışlar ise de, bu yeni görüşü benimsemek için ateizm zorunlu değildi: Tanrı ve tanrıçalar yerlerini korumaktaydı. Galileo’nun bin yıl sonra belirttiği gibi “İncil, gönlerdeki hareketi değil, Tanrı’ya giden yolu gösterir”di. Doğa olayları, doğadan kaynaklanan sebeplerin sonucu olarak kabul edilmekteydi. Kaprisli ruhların arzularına bağlı olmayan, ancak âlemin kuruluş şekline uygun, geçmiş, bugün ve gelecek için geçerli olan, genel ve değiştirilemez işleyiş modelleri aranmaktaydı. Bu bilimsel görüş, büyüye dayalı görüşten daha mantıklı değildi; yalnızca doğaya farklı bir bakıştı ve farklı önermeler üzerinde temellendirilmişti. Yine de, bu bilimsel görüş, âlemi anlamak, ona hakim olmak ve geleceği görmek için büyücünün izlediği yola nazaran çok daha güçlü araçlar sağlamıştı.

İçinde yaşadığımız garip dünyayı anlamak için verilen mücadele, asil ve sürekli bir mücadeledir ve hâlâ devam etmektedir. Bugünkü bilim sentezimiz, âlemi daha geniş ve etraflı olarak tanıma yolunda atılmış bir diğer adım ise de, son adım değildir. Bugün elimizde mevcut olan paradigmalarımız, gün gelince yerlerini yeni, geliştirilmiş ve düzeltilmiş teorilere bırakacaklardır; aynen, bizim bugün kabul ettiğimiz teorilerin daha önceki paradigmaların yerini aldığı gibi. Örneğin, bir zamanlar, bilimle uğraşan Batı’lı filozoflar, yıldız ve gezegenlerin, Yer merkezli saydam küreler üzerinde bulunduklarını genellikle kabul etmekteydi. Bu, gökteki hareket konusunda, en parlak zekâları bile yoracak kadar bilmecelerle dolu bir inançtı. Daha sonraları bu inanç, yerini gezegenlerin boş uzay içinde hareket ettikleri kavramına bıraktıysa da, bu kavram hâlâ insan aklına meydan okuyan yeni problemler içermektedir. Biz şimdi, evrensel çekim kuvvetinin yönlendirdiği bir hareket üzerinde, göreceli uzay-zaman dünyasında yaşıyoruz. Bu, günümüzdeki modern kozmoloji düşüncesinin doruğunu temsil etmektedir. Birçok bakımdan, saydam küreler doktrininden üstün olmakla birlikte, bu konuda söylenmiş son söz değildir. Yeni ve daha geniş kapsamlı bir paradigma da, şüphesiz, bunun yerini alacaktır.

Bu yeni paradigma, büyüyü eski şekliyle artık içermeyecektir. Çünkü büyü bugün itibarını kaybetmiştir. Ancak, bazı kişilerin büyüyü ima eden, çağrışımı, karşılıklı münasebeti hatta ispritizmayı kabul eden yeni bir paradigma arayacakları şüphesizdir. Bu kişiler, âlemin modern bilimin sahasının dışında veya ötesinde kalan yönlerinin bulunduğuna inanmakta ve bu duruma bilimsel açıklamalar getirmeye çalışmakta; tanımlanamayan kuvvet ve etkilerden bahsetmektedir. Bunların tanımlanamama sebebi, bu fikrin henüz yeteri kadar incelenmemiş olması veya bu kuvvet ve etkilerin varlığının bir mantık meselesinden çok bir inanç meselesi olmasıdır. Böyle teklifler, genellikle, bugünkü bilim tarafından reddedilmiştir. Reddedilmelerinin bir sebebi, mevcut paradigmaların büyük ölçüde tartışma götürmez ve halen verimli teoriler olmasıdır. Daha da önemlisi, bugüne kadar yerine önerilen teorilerin hiçbiri yeteri kadar geniş olmadığı gibi, bunlar, doğruluğu veya yanlışlığı tecrübeyle ispat edilebilecek yeni fikirler getirememişlerdir. Büyüye kısmen dayalı çağdaş teoriler, şimdiye kadar başarı kazanamamıştır. Bu başarısızlığın sebebi, bu teorilerin modern teorilere uymamaları değil, ancak yeteri kadar düzenli entelektüel ve deneysel araştırmaların ürünü olmamalarıdır. Zira, bugün bilim, pratiğe ve akla dayalı ciddi bir uğraşıdan başka bir şey değildir; ispat edilemeyen varsayımlar, ancak son derece doğurgansa yaşayabilir.

05/02/2010 Posted by | Felsefe | Yorum yapın

Bilimsel Açıklamalar Evrim Teorisi ve Tanrı

Efendim, biz biliyoruz ki şu anda canlılık var. Ve biliyoruz ki bir zamanlar yoktu. Tam ne zaman oluştuysa o zamanın yakınlarına gidelim. Şimdi diyebiliriz ki, beş dakika önce canlı yoktu ama şimdi var. Evrim olgusu ilk canlıların çok daha basit oluşu, şimdiki düzeye evrile evrile gelişidir. Bu evrilme sürecinde, bildiğimiz kimyasal etkilerin haricinde bir şeye rastlamak mümkün değildir. Bu türden, bilinen etkilerle bilinmeyen bir zaman diliminde neler olduğunu söyleyen teorilere “bilimsel açıklama” denir. Evrim teorisi bir bilimsel açıklamadır.

Yaratılış düşüncesi ise bilimsel olmaktan uzaktır çünkü bilinmeyen bir etkiyi işin içine dahil eder. Bu fikrin savunucuları genellikle argüman olarak doğal süreçlerin canlı gibi kompleks bir yapıyı oluşturma ihtimallerinin düşük olduğunu öne sürerler. Fakat, şu ana kadar gözlemlemediğimiz, bilinmeyen dış etkinin yalnız o zaman için varolma ihtimalini hesaplamazlar. Bu bilinmeyen etkinin yaratıcı olduğunu öne sürmek, hele ki kutsal kitaplarda tariflenen yaratıcının bu olduğunu öne sürmek içinse hiçbir yeterli delil yoktur.

Bu bilinmeyen etkiye her seferinde bilinmeyen etki demek yerine “tanrı” diyelim. Tanrının varlığını ve yokluğunu varsayarak ihtimal hesabını tekrar gözden geçirelim.

1. Tanrı var ise: Etki bilinmeyen birşey olduğundan tam olarak mahiyeti, ne işe yaradığı hakkında bir şey söylenemez. Belki bu etki evrenin oluşumu esnasında bir kez işe müdahil olmuş ve evrim gibi düşük ihtimalli bir olayın gerçekleşmesini sağlamış, veya herşey seyrinde giderken olaya müdahil olmuş ve pat diye “Adem”i yaratmıştır. Hangisini tercih edeceğini bilemediğimizden bu olasılıklardan hangisinin olduğu hakkında bu bilgilerle teorik olarak bir şey söylenemez.

2. Tanrı yok ise: Bu durumda herşey bildiğimiz etkilerle gerçekleşmiş ve o düşük ihtimalli durum olmuş demektir. Ne gözlemsel açıdan ne teorik olarak sorun yoktur.

Bir benzetme yapacak olursak, Ali evde tek başınadır. Evin ilk durumunu bildiğimizi farzedelim. Eve geldiğimizde masanın üzerinde bir bardak görüyoruz ve evden çıkarken orada olmadığını biliyoruz. Bu örnek için bilinmeyen etki olan tanrının varlığını ve yokluğunu varsayıp tekrar düşünelim.

1. Tanrı var ise: Ne düşündüğü ve olaylara nerede ne zaman karışacağı bilinmediğinden, Ali doğmadan çok önce evreni Ali’nin bardağı masanın üzerine koymasını olanaklı kılacak şekilde programladığı mı yoksa Ali evdeyken bizzat bardağı kendisinin mi masanın üstüne koyduğu hakkında bir şey söylenemez.

2. Tanrı yok ise: Ali bardağı masanın üzerine koymuştur. Çünkü evde Ali’den başka kimsenin olduğu bilinmemektedir. Peki neden Ali durduk yere bardağı masanın üzerine koysun? Belki su içmiştir. Veya başka bir şey de içmiş olabilir. Belki de canı sıkılmış, veya içinden bardağı alıp masanın üzerine koymak gelmiştir. Bunların hepsi olabilecek şeylerdir ve bilimsel açıklama sınıfına girer. Şimdi sorsak, Ali’nin evde bu zaman zarfında yapabileceği pratikte sonsuz sayıda işten bardağı masanın üzerine koyma seçeneğinin tutma olasılığı kaçtır? Çok düşük olduğu kesindir.

Bilimsel açıklamalarda olasılığı hesaplamanın yanlışlığı (istatistikteki bir şey olduktan sonra onun olasılığını hesaplamanın yanlış olduğu ilkesi) ortadadır. Çünkü ne kadar düşük olursa olsun öyle bir şeyin olduğu durumların varlığı bir yerlerde hata olduğunu gösterir.

Bunun asıl nedeni teorik olasılık ve deneysel olasılığın işin içine girmesi, bir de yapılan hiçbir deneyin bir diğerinin olasılığını etkilememesi ilkesidir.

Teorik olasılıkta değişkenler bellidir, varsayımlar vardır. Bunun üzerinden hesaplamalar yapılır. Deneysel olasılıksa şakaya gelmez, bütün değişkenleri hesaba katar. Çünkü o deneydir. Ölçtüğümüz şeydir. Yani, teorik olasılıkta ihmal edilen şeyler vardır. İstatistik yapmak bu şeyleri bulmak yerine, birçok deneme yaparak sonuç olarak olasılığın ne olduğunu bilmeye yarar. İstatistik bilimiyse kaç tane deney yaparsak, bulduğumuz sonucun ne kadar kesin olduğu gibi şeylerle ilgilenir. Ali’nin masaya bardak koymasının gerçek ihtimalini bulmak için belki bin tane gözlem yapmak gerekecektir. Bilimsel açıklamaların tipik özelliklerini gösteren bu örnekten de anlaşılacağı gibi olasılık hesaplamak faydasızdır.

Bunun ikinci nedeni, hesapladığımız olasılığın bir işe yaramamasıdır. Çünkü diyelim ki çok geniş bir araştırma ile hileli bir zarın, belli bir odadaki 6 gelme ihtimalini 3/4 bulduk. Sonra odanın tavanından bir delik açtık ve zarı içeri attık. İhtimal kaçtır? Hesapladığımız üzere 3/4′tür. Ama biz ne geldiğini görmedik. İçerde neler olduğunu bilmiyoruz. İçeri girip baktığımızda 4 geldiğini görürsek bunu neye bağlayacağız? Bilinmeyen bir etkiye yukarıdaki iki örnekte bağladığımız gibi aynı şekilde 4 gelme işini yükleyebilir veya doğal süreçlerle, 3/4′ten geriye kalan ihtimallerin bunu yaptığını öne sürebiliriz.

“Tanrı yok ise” seçeneğindeki olasılığın düşüklüğünün bir anlam ifade etmediğini gördüğümüze göre “tanrı var ise” seçeneğini inceleyebiliriz. Herşeyden önce bu, tanrı gibi birşeyin varlığını kabul eder ki bu şey şu ana kadar kontrollü deneylerde karşımıza hiç çıkmamıştır. Doğrudan gözlemlediğimiz vaki değildir bu mahiyeti ve keyfiyeti bilinmeyen etkiyi.

Eğer var ise seçeneğini ikiye böldük, birincisinde tanrının bardağın masaya intikal etmesi anında hiçbir etkisinin olmadığını ve diğerinde doğrudan etki ettiğini belirttik. Eğer birinci seçenek doğru ise, bardağı masaya koyan yine Ali olmalıdır. Tanrının olması olaya yalnızca anlam katar. Tanrı, değişikliği işin başında yapmıştır. Ne kadar başında dersiniz? Ali masaya bardağı koymadan yarım saat önce olabilir mi? Bunun ikinci seçecekten farkı var mıdır? Yoktur, gene işlere doğrudan müdahil olan bir etkiden bahsedilmektedir. O halde bu deistik tanrı, evrenin dışında, evreni yaratmış ve gerisini doğa yasalarına bırakmış bir tanrı olmalıdır.

Bu seçenekte, proses olarak, Ali’nin bizzat kendisinin bardağı alıp masaya koyması ve tanrının olmaması ile empirik açıdan çelişir bir yanı yoktur. Eklenen şey olgusal olmadığından bilimsel olarak incelenemez ve varlığı ya da yokluğu hakkında bir şey söylenemez. Varlığına gerek yoktur denir.

İkinci seçenekte eve gizlice girip bardağı masaya koyan bir tanrı vardır. Bilimde, olan şeylerin sürekli olması beklenir ki “ben arkamı döndüğümde buzdolabı nanik mi yaptı” gibi sorular sorulamasın. Esas olan ölçümdür, gözlemdir. Eğer tanrı sadece biz evde yokken eve girip bardağı masaya koyuyorsa bu tanrı da sınanamazdır denir. Sadece dolaylı etkisi sınanabilmektedir. Doğrudan gözlemlenmemiş bir şeyin fiziksel gerekliliğinden bahsedilemez. “Tanrı nedir?” diye sorulduğunda verilecek cevap empirik olmalıdır ki bu örnekteki tanrının bardağı masaya koymaktan başka bir işlevi yoktur. O halde, tanrı biz evde yokken bardağı masaya koyan etkidir denir. Bunun sınanabilir sonuçları nedir? Bardağın masada olması. Bakarız ve bardağın masada olduğunu görürüz, o halde tanrı vardır deriz. Ama bir dakika! Bu semantik bir probleme dönüştü bu haliyle. Tanımı bu şekilde yapılmış bir tanrıya vardır demek, bardak masanın üzerinde demekten öte bir şey değildir. Oysa ki biz bardağın oraya nasıl geldiğiyle ilgili prosesi öğrenmek istiyorduk. Bu seçenekte de açıkca görüldüğü gibi, Ali’nin ismini “tanrı” olarak değiştirmekten ibarettir.

Tıpkı elmanın yere düşmesindeki etken meleklerdir demek gibi… Eğer bizim yerçekimi dediğimiz şeye birileri melek demek istiyorsa desinler. Bu, anlaşmazlıktan öte bir şeye neden olmaz.

Ali örneği bütün bilimsel açıklamalar için tipik bir örnektir. Gördüğümüz üzere bilimsel olarak kabul edilebilecek tek yaklaşım tanrının yani bilinmeyen bir etkinin varlığının gereksiz olduğunu kabul etmektir. Aynı şeyi ilk örnek olan evrime uygularsanız, pat diye “Adem”in oluşmasının mı yoksa olasılığı düşük de olsa dış etkiye ihtiyaçsız olarak oluşumun mu daha olası olduğunu görürsünüz.

05/02/2010 Posted by | Biyoloji ve Evrim, Felsefe | Yorum yapın

Takip Et

Her yeni yazı için posta kutunuza gönderim alın.